|
|
2/22/2008
|
HAYDİ GİDİN KARDEŞİM SİZDE GİDİN İMKANI OLANLAR GİTSİN (HANİ MEKKE VE MEDİNEYE GİDEBİLMEK ENBÜYÜK ARZUMUZDUR BELKİ O KUTSAL TOPRAKLARI GÖREBİLMEK BİRAZDA İMKAN MESELESİ YA ÇANAKKALE GİDEBİLİRİZ ASLINDA)...
RASÛLULLAH ÇANAKKALE'DE (ibretle sonuna kadar okumanızı tavsiye ediyorum)
|
|
|
|
|
Resûlullah Çanakkale'deki asker evlâtlarının yardımına gitmişti
Tarihler 1928 yılını göstermektedir. Osmanlının son devir âlimlerinden, ilmi ile amil Alasonyalı Cemal Öğüt Hocaefendi hacca gider. Cumhuriyet yeni kurulmuş, hızlı bir değişim yaşanıyor, Çanakkale savaşının üzerinden de on yılı aşkın bir zaman geçmiştir.
Cemal Öğüt Hocaefendi Mekke'deki vazifesinin tamamladıktan sonra Medine'ye gider. Medine'de her zamankinden fazla kalır. Bu esnada Osmanlı coğrafyasının değişik bölgelerinden gelen hacılarla istişarelerde bulunur. Osmanlı devleti yıkılmıştır, Osmanlı'dan geri kalan toprakların büyük çoğunluğu ya işgal altındadır ya da sömürge durumuna düşmüştür.
Cemal Öğüt Hocaefendi vaktinin çoğunluğunu Mescid–i Nebevî'de geçirir. Bu arada Efendimizin türbesindeki görevlilerle yakınlık hâsıl olur. Hiçbir dünyalık beklemeden, sadece Resûlullah'a sevgi ve muhabbetinden dolayı türbeye hizmet eden bu güzel insan da Cemal Öğüt Hocaefendiye yakınlıkduyar ve güzel bir dostluk kurulmuş olur.
Cemal Öğüt Hocaefendi türbedarla yaptığı sohbetlerde bir şey dikkatini çeker. Türbedar Osmanlı devletine son derece bağlıdır, hatta o kadar ki Osmanlı adı geçtiği yerde muhakkak bir hürmet ifadesi belirtisi gösteriyordu. Bu nuranî ihtiyarın Osmanlı'ya bu derece bağlı ve hürmetli olması Cemal Öğüt Hocaefendinin merakımı celbeder, bir gün sorar:
"Sizde Osmanlı'ya karşı derin bir sevgi ve muhabbet görüyorum, bunun özel bir sebebi var mı?" Nurani ihtiyar derin bir düşünceye daldı, kısa süre sonra başını kaldırdı ve şöyle dedi:
"Allah ve Resûl'ünün muhabbeti, Osmanlı'yı sevmemi gerektirir." Cemal Öğüt Hocaefendi bu açıklamadan pek bir şey anlamaz. Anlamadığı da zaten yüz hatlarından anlaşılmıştır. Türbedar pek fazla bilgi vermek niyetinde değildir, ancak Cemal Öğüt Hocaefendi bir şeylerin olduğunu anlar ve ısrar eder. Nur yüzlü ihtiyar anlatmaya devam eder:
"Osmanlı'yı sevmem için şu anlatacağım hâdise yeter de artar bile."
1915 senesinde Medine'de başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır.
1915 yılının hac mevsimi idi. Her hac mevsiminde olduğu gibi, dört bir yandan mü'minler geliyordu, bu gelenlerin içinde Hindistan ulemâsından, âlim, zahit, keşfi açık gerçek bir Allah dostu da bulunuyordu. Bu Allah dostu ile sizinle olduğu gibi yakınlık oluştu, sohbetine katıldık. O kadar güzel sohbetleri oluyordu ki, kendi ağlıyordu, dinleyenleri de ağlatıyordu. O zamanlar Osmanlı'nın çok sıkıntıda olduğu zamanlardı, ehl–i küffar, İslâm'a karşı saldırıya geçmiş, Payitahtta Çanakkale Boğazı'nda büyük savaş oluyordu.
Hindistanlı âlimde bir şey dikkatimi çekmişti, sohbetlerinde ağlıyor, namazlarında ağlıyor, yolda yürürken bile gözünden yaş eksik olmuyordu. Ağlamadığı zamanlar bile devamlı hüzünlü idi. Merakım artıkça artı ve bir gün kendisine bunun sebebini sordum:
"Efendi! Bu mübarek yerdesin, gözün gönlün açılacağı yerde devamlı ağlıyorsun, ağlamadığın zamanlarda yüzünde hüzün var, bunun sebebi, hikmeti nedir?" Beni yayına oturttu, gözlerindeki yaş damlaları daha da hızlanarak akmaya başladı. Sonra yaşlarını sildikten sonra bana dedi ki:
"Ben uzun yılların hasreti ile çok uzaklardan buralara geldim. Ben Kâinatın Efendisi'nin kokusunu, ruhaniyetini Hindistan'dan alırdım. Şimdi buralara geldim, Efendimin kabr–i şerifi başındayım, ama Hindistan'da aldığım feyiz ve nuranîliği burada bulamadım. Bu ne hâldir diye düşünüyorum, acaba bir günah mı işledim, bir suçum mu var? Efendim benim üzerimden himmetini çekti mi? Ya da Efendim, burada değil, burada olsa onu hisseder, onun ruhaniyetinden bereketlenirdim. Bu hâl beni perişan etti… Ağlamamın sebebi budur."
Türbedar bu Allah dostunu dikkatle dinledi, ancak o da bu işe ne bir yorum getirebildi, ne de bir şey diyebildi. Ancak nur yüzlü türbedarın da kafası karışmıştı. Bu Hindistanlı âlimin, yalan söyleme, abartı yapma gibi bir durumu söz konusunu değildi. Son derece samimî bir hâl içindedir. Hindistanlı âlimin söylediklerine yabancı değildi. Her hac mevsiminde değişik bölgelerden gelen Allah dostları ile karşılaşır, onları Allah Resûlü'nün ruhaniyeti ile nasıl bağlantılar kurduklarını bilirdi. Bu Hindli âlim de onlardan biri idi, türbedarın bunda zerre şüphesi yoktu. Peki, bu âlimin söyledikleri nasıl açıklanacaktı?
Yaşlı türbedar gündüz dinlediklerinin etkisinde kalmıştı, gece yatağına yattığında da kafasındaki soru işaretleri gitmemişti.
Sabah namazına kalkmadan önce türbedar bir rüya görür. Rüyasında Kâinatın Efendisini görür. Nur yüzlü türbedar, edebinden Efendimize bir şey soramaz. Dün yaşananlar aklına gelir, bir şey diyemez. Türbedarın düşüncelerine Kâinatın Efendisi cevap verir:
"O kardeşimin hissettiği doğrudur. Ben her zamanki makamımda değilim, birkaç zamandır Çanakkale'deyim… Çok zor durumda bulunan kardeşlerimi yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Onlara yardım ediyorum…"
Hindistanlı âlim, Allah dostunun vaziyeti anlaşılmıştı. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Efendimiz bulunduğu makam itibariyle, bir anda birden çok yerde bulunamaz mı? Elbette bulunur, başta Hızır Aleyhisselâm'ın ve Allah'ın veli kullarının bulunduğu gibi. Buradaki, hâdise birine gösterirler, ondan da herkese duyururlar mahiyetindedir.
Yetiş ya Muhammed Kur-an’ın elden gidiyor!
Çanakkale en zorlu günlerinden birini geçiriyor. Küffar ordusunun askerleri ilk defa karaya ayak basmıştır, ellerindeki üstün silah ve teçhizatla saldırıya geçerler. O zamanlar Osmanlı'nın müttefiki olan Almanya ordusuna mensup bazı subaylar da cephede bulunmaktadır. Şimdi bu subaylardan birine kulak verelim.
Alman Subay Sanders anlatıyor:
Çok dehşetli bir saldırı karşısında kalmıştık. Karaya çıkan İngiliz askerlerini gemiden top atışları ve makineli tüfekler destekliyordu. Bulunduğumuz siperlerden değil hareket etmek, en küçük bir hareket belirtisi bile onlarca mermiyi hemen o hareket noktasına çekiyordu. Mevzilerden elini kaldıranın eli, miğferini kaldıranın miğferi parçalanıyordu. Böyle bir sağanak altında çaresizlik içinde beklemekten başka bir şey yapamıyorduk.
Bu şekilde ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birden bulunduğum yerden yaklaşık on beş metre uzağımızdan korkunç bir ses geldi. Sesle birlikte bir Türk askeri siperden kalktı, düşmana doğru koşmaya başladı. Hem koşuyor hem kollarını sağa sola sallıyor, hem de sesi çıktığı kadar bağırıyordu. Yanımda bulunan tercümanıma dedim ki:
–Şu koşan asker ne diyor?
–Komutanım! "Yetiş ya Muhammed Kitabın elden gidiyor!" diye bağırıyor.
Böyle bir manzarayı tarih görmemiştir. Asker sanki üzüm toplar gibi düşman mermilerini elleriyle topluyordu. Onu gören diğer askerler de siperlerinden hareketlendi ve o anda çok çetin bir savaş başladı. Kısa zaman sonra karaya çıkan İngiliz birliğinden geriye yerde yatan asker cesetlerinden başka bir şey görünmüyordu. |
|
İSTİHARE
("GAYB"I, ALLAH’A DANIŞMAK) |
"İstihare" İslâmiyette çok önemli bir husustur!. Yapılacak bir işte gaybı bilen Allah’tan danışmak, bütün inananlar için son derece önemli bir imkândır.
Bu yüzdendir ki Rasûlullah aleyhisselâma inanan yakın sahâbesi şöyle derdi:
-Rasûlullah salla'llâhu aleyhi ve sellem bize tüm işlerimizde istihâreyi tavsiye ederdi!."
Hazret-i Rasûlullah aleyhi's-selâm'ın tavsiye ettiği "istihâreyi" bize Hazret-i Ebû Bekr, İbn Mes’ûd, Ebû Eyyûb el-Ensarî, Ebû Saîd el Hudrî, Sâ’d bin Ebî Vakkas, Abdullah bin Abbas, Ebû Hureyre gibi birçok önde gelen ashâbı Resûl nakletmekte.
Evet nedir bu nakil?.. Ne buyuruyor Rasûlullah aleyhi’s-selâm:
-Biriniz bir işi ciddî olarak düşünüp karar aşamasına geldiğinde, farzın dışında iki rek’ât namaz kılsın ve ardından şu duâyı yapsın.’
Duâ, yukarıda verdiğimiz metindir.
Namazda bilenler, birinci rek'âtta "kul ya eyyühel kâfirûn" ikinci rek'âtta da "İhlâs" sûresini okurlar
Fâtiha'dan sonra; bilmeyenler de her iki rek'âtta da "İhlâs" okurlar.
Şâyet o gece gerekli ve yeterli işaret alınmazsa, yediye kadar devam etmek icabeder. Çünkü Resûl-i Ekrem, Enes bin Mâlik'e bu konuda şöyle demiştir:
-Ey Enes, Bir işe teşebbüs etmek istediğinde, o iş hakkında yedi kere istihare et. Sonra gönlünden geçen karara, eğilime bak. Çünki hayır, gönüldeki temayüldedir."
Ancak iş acele ise, daha fazla süre de yoksa?.. O zaman iki rek'ât namaz kılıp, istiğfar edip, salâvat getirdikten sonra şu şekilde duâ edilmelidir:
-Allah'ım herşeyi ve bütün gaybı, geçmişi ve geleceği bilen sensin. İçinde olduğum durum da bilgin içindedir. Beni nefsime, kendime bırakma; bana hayrı hissettir ve hayrı kolaylaştır. Beni şerri seçmekten koru ve şer yolunu kapa!. Senin mülkünde ortağın yoktur, her şeye gücün yeter, ben senin kulunum ve sen de benim rabbim olan Arşın âzim Rabbisin. Lûtfen bana yol göster, gerçeği ilham et."
Bundan sonra Allah’a tevekkül edilip, içe doğan biçimde hareket edilir.
Okunuşu:
Allahümme inniy estehıyrüke biılmike estakdirüke bikudretike ve es’elüke min fadlikel azıym. Feinneke takdirü ve lâ akdirü ve talemü ve lâ a'lemü ve ente allâmül guyûb. Allahümme in künte ta’lemü enne hâzel emre hayrün liy fîy diynî ve meâşiy ve âkıbeti emriy fakdürhu liy ve yessirhü liy fiyhi. Ve in künte ta'lemü enne hâzel emre şerrün liy fiy diynî ve meâşî ve âkıbeti emriy feasrifhü anniy veasrifnî ahnü vakdür lilhayre haysü kâne sümme ardınî bihi.
Anlamı:
- Allah'ım ilminle bana hakkımda hayır olanı bildirmeni niyâz ederim. Gücün yettiği için bana güç vermeni isterim. Hayırlı olan tarafın bana açıklanması için, senin o büyük fazlı kereminden dilerim. Çünkü sen güçlüsün, bense güçsüzüm. Sen bilensin, ben bilemem. Gaybın bütün sırlarını bilen sensin.
Allah’ım, eğer.. (işini söylersin).. benim dinim, hayatım, âhiretim için işimin sonucunun hayırlı olduğu bilgin içindeyse, bu işi bana kolaylaştır ve nasib et.Allah’ım eğer.. (işini söylersin). benim dinim, hayatım, âhiretim için işimin sonucunun hayırsız olduğu bilgin içindeyse, beni o işten soğut ve uzaklaştır ve nasib etme.’
İstihârede şâyet güzel şeyler görülürse, din büyükleri görülürse, Yeşil, beyaz gibi renkler görülürse, hayra; siyah, mavi, sarı gibi renkler görülürse de o işten uzak durmaya gayret edilir.
|
İSTİHARE, BİR TÜR OTOKONTROLDÜR! |
Özellikle, tasavvufla ilgilenmek istiyenlerin, yanlış bir kapıyı çalmamaları için istihâre ehemmiyetle tavsiye olunur.
Bazıları, zaman zaman kendi durumlarını sorma amacıyla da istihâre yaparak bir tür oto-kontrolda devam ederler.
|
ALLAH’A SORAN ASLA PİŞMAN OLMAZ ! |
Şunu unutmayalım ki.
Bize hayır gibi gelip, şiddetle arzuladığımız nice şeyler vardır ki, onlar gerçekte bizim için şerdir. Bize şer gibi gelip, o şeyden uzak durmak için şiddetle direndiğimiz nice şeyler vardır ki, onlar da gerçekte hayırdır. Allah bilir, biz bilemeyiz.
Öyle ise Allah’a soran, kesinlikle bilelim ki, asla pişman olmaz!.
Ahmed Hulûsi 2/20/2008
|
Ben mehmedim, Babam yokya, yetim mehmet derlerdi, köyde Anamın bir tanesi, Köyümün göz bebeği. Çobandım, kuzular bana emanetti. Köyde, Akşam eve gelip, Anamdan şehit babamın hikayelerini dinlerdim. Zaten Yavuklumda yoktu, Yaşım onyediydi daha. .............. Sabah ezandan sonra bir gün, Muhtar emmim dayanmıştı kapıya, Zeynep bacı dedi anama, Mehmet nerde? Üzgün bir sesle... Seferberlik var bacı dedi. Canım anacığım Seferberliği kocasından bilirdi. Daha mehmedim körpecik deyişiyle Yere yığılışı bir. ................ Çeşmeden bakraçları doldurup Geldiğimde evin avlusuna, Benimde dünya yıkıldı başıma, Ne olmuştu ki anama. Usul usul kendine geldiğinde Canımın bır parçası anam, Beni bağrına bastı. Ağladı, ağladı, ağladı. ................... Ben anamın feryadını Taa Çanakkalede Civan yiğitlerin, Teker teker düştüğünü gördüğümde anladım. Dedim ya, Ben onyedi yaşındaydım, Ben seferberlikten ne anlardım. .................... Köyümden çanakkaleye yolculukta, Kafileler, vagonlar, İnsanlar, insanlar, Dağlar yürüyordu çanakkaleye. Onlarında çanakkalede öldüğünü Cennette gördüğümde anlamıştım. ...................... Ve çanakkale. Çanakkale felaket, Çanakkale kıyamet, Çanakkale bize ölümün müjdesi, Köye, Anama kurtuluşun müjdesi. .............. Kaç gün olduğunu bilmediğim Savaş cehenneminin bir orta yeri. Yiğitmi yiğit, bir efsaneydi, Kol ağası rıza bey bağırdı. Yere yatın, yere yatın. Gök gürler gibi oldu Top düşmüştü yanı başımıza. Ve sonra beni bırakıp gittiler. Çorumdan, raşit çavuş Hanaktan, veli ağam Bursadan, şerafettin onbaşı Birde yandım ya ona yandım. Tabip asteğmen burhan beye yandım. Uçtular. Yaralı, parçalı cesetleri bizim, Ruhları onundu, ALLAH ındı. Hey be, Kol ağası rıza beğde ağlarmış Hemde ne ağlamak. Ama ateş yanıyor, Ama ateş yakıyor, Biz vuruşuyoruz, çanakkalede. ....................... Hangisi olduğunu bilmediğim, Bir çanakkale gününde, Komutanım komutanım diye Kaçarken rıza beyime, Bende yıkıldım yere, Bende yenilmiştim bir kalleş mermiye, Daha canım bende iken, Uçmadan allahıma, Son duyduklarım, Bağırmıştı komutanım. Mehmet, mehmet. ....................... Ve sonra, Çanakkalenin bittiği yıllardayım, Ben cennete İbrahimin koçlarına, Çobanlık yapmaktayım. Cennet akşamları Savaş yıllarının anılarıyla dolar bizde. Birgün aksaraylı ibrahim çavuş, Birgün veli ağam, Gezer gelir cihanı, anlatırlar heryanı, Anam ağlarmış köyde. Ama türkün kadını yıkılmaz. Mağrurmu, mağrur İki şehit sahibi, Birde kuzularım, bensiz çok hırçınlarmış hani. Bir başka cennet akşamı, Doktor burhan bey gelir. Ruhu gezer anadoluyu, İstanbulu gezer, karsı gezer, Gelir ağlardı dizimin dibinde. Mehmet derdi her seferinde, Dün çanakkaleyi geçemediler, Bugün çanakkaleden çok ilerdeler. Ben ibrahimin koçlarının çobanı, Çıkamazdım dışarı Ama cennet akşamları Hep havadis alırdım ülkemden. Bazan savaşın acılarından mutluluk çıkardı, Havadisler kötüyken. Birgün bir kara haber gelir, Ülkem kötü ellerde, Yeniden yıkılırız... Yada güzel haberler, O gün ne de mutluyuz. Birgün bir kara haber gelir Cennet akşamlarına, Cudide bir yavrumuz düşmüş toprağa Yıkılırız, Bir gün duyarız, gebermiş bir eşkiya. Biz yeniden var oluruz, cennet akşamlarında. Kol ağası rıza beyin getirdikleri, Ne kadar mutlu ederdi bizleri. O gezerdi okul bahçelerini, Görürdü türkün yetişen yeni filizlerini. O zaman, çanakkalenin anlamı var. ....................... Ben çanakkaleye geldiğimde Yaşım onyedi. Neslim soyum sopum yok. Ben ibrahimin koçlarının çobanıyım, Cennette. Beni unutmayın, beni unutmayın, Ne olur Çanakkaleyide unutmayın.
|
|
|
|
İrfan Topçu |
| İstihare namazı
|
|
Sual: İstihare nedir ve istihare namazı nasıl kılınır? CEVAP İstihare, bir işin hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra bu husustaki duayı okuyarak o işle ilgili rüya görmek üzere uykuya yatmaktır.
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: Dört şeyi yapan dört şeyden mahrum kalmaz: 1- Şükreden, nimetin artmasından, 2- Tevbe eden, kabulden, 3- İstihare eden, hayırdan, 4- İstişare eden, doğruyu bulmaktan, hakikate ulaşmaktan mahrum olmaz.
Herhangi bir işe başlarken, mesela evlenirken, ev alırken istihare yapmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Mutluluk, istihare namazı kılmakla gerçekleşir.) [Hakim]
(İstiharede bulunmak ve kadere rıza göstermek kişinin mutlu olacağına, bunun aksi ise, kişinin mutsuz olacağına alamettir.) [Tirmizi]
(İstihare eden kimse mahrum kalmaz, istişare eden pişman olmaz. İktisat eden darlık çekmez.) [Taberani]
Evlenmeden önce, birkaç defa istihare etmeli, Hak teâlâya sığınmalıdır. Nefsin ve kötü kimselerin araya girmemesi için, yalvarmalıdır.
Bir işe başlayacağınız veya bir şeyden kurtulmak istediğiniz zaman, iki rekat nafile namaz kılıp [aşağıda bildirilen Arapça duayı okuyarak] "Eğer bu işim [Mesela şununla evlenmem veya şu evi almam] dünya ve ahiretim için hayırlı ise, bunu bana mübarek eyle. Eğer hakkımda hayırlı değilse, onu benden uzaklaştır ve hayırlı olanı bana kolaylaştır. Beni kazana rıza gösterenlerden eyle, Ya Erhamerrahimin" demelidir.
Önce günahlardan tevbe edilir. Tevbe için kısaca, "Ya Rabbi! Büluğ anımdan şimdiye kadar yaptığım günahlara pişman oldum. Bundan sonra da, inşallah hiç günah işlememeye söz veriyorum" denir. Sonra gusledilir. Gusülden sonra, o gece (istihareye niyet ettim) diyerek iki rekat nafile namaz kılınır. İlk rekatta Kâfirun, ikinci rekatta İhlas okunur. İstihare namazından sonra şu dua okunur:
(Allahümme innî estehirüke bi-ilmike ve estakdirüke bi-kudretike ve eselüke min fadlikelazim fe inneke takdirü ve la akdirü ve tâlemü vela âlemü ve ente allamül-guyub)
Bu şekilde istihareye yedi gece devam edilir. [Gündüz de istihareye yatmak caizdir.] Gusül sadece ilk gün alınır. Diğer günler gusle gerek yoktur.
İstihare başkasına yaptırılmaz. İstihareyi herkesin kendi yapması gerekir. İstihare yapmasını öğrenmeli, bu sünneti kendisi ifâ etmelidir. Bedenle yapılan ibadetleri başkasına yaptırmak caiz değildir.
İstihare namazını kılıp duasını ettikten sonra hiç konuşulmadan yatılmalı. İhtiyaç varsa konuşulur. Aslında her zaman yatsı namazını kıldıktan sonra, ihtiyaç olmadıkça konuşmamak müstehaptır, iyi olur.
İstihareden sonra, abdestli olarak, kıbleye dönüp yatılır. Rüyada beyaz veya yeşil görmek hayra, siyah veya kırmızı görmek şerre alamettir. 7 gün istihareden sonra, rüyada bir şey görülmezse, kalbe bakılır. O işi yapmak arzusu varsa, o işe karar verilir.
Bir muradı olan kimse, abdest alır, temiz bir yere oturur, üç defa salevat-ı şerife okur, sonra her birine Besmele çekerek 10 Fatiha, sonra 11 İhlas okur, sonra üç defa salevat okur. Sonra sağ yanı üzere, yüzü kıbleye karşı olarak ve sağ elini sağ yanağı altına koyarak yatar, niyet ettiği şeyin iyi veya kötü olacağını bi-iznillah rüyada görür. (Fetava-i Karı-ül-hidaye)
İstişare, istihareden üstündür Sual: İstişare edecek salih, güvenilir kimsesi olanın, istihare yapması uygun mu? CEVAP Uygun olmaz. Bir iş yaparken ehline sormaya "istişare" denir. İstişare sünnettir. Hatta Peygamber efendimize farz idi. Halbuki elbette vahiy ile öğrenebilirdi veya Cebrail aleyhisselamdan Allahü teâlânın muradını sorup öğrenebilirdi veya bizzat kendisi devamlı istihare yapabilirdi. Ama Sevgili Peygamberine Allahü teâlâ istişare yapmasını emretti. Kur'an-ı kerimde mealen, (Bir iş yapacağın zaman arkadaşlarınla istişare et!) buyuruluyor. (Al-i İmran 159)
İyi kimseler övülürken de (İstişare ederek iş yaparlar) buyuruluyor. (Şura 38)
İnsan, malını, emniyet ettiği kimseye bıraktığı gibi, doğru söyleyeceğine emin olduğu kimse ile istişare eder, danışır. Meşveret, yani danışmak, insanı pişman olmaktan koruyan bir kale gibidir. Meşveret olunacak kimsenin, insanların halini, zamanın ve memleketin şartlarını bilmesi lazımdır. Buna siyaset bilgisi denir. Bundan başka, aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören, hatta sıhhati yerinde olması lazımdır.
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Salih olan âlimlerle istişare edin!) [Taberani]
(İstişare, pişmanlığa karşı kaledir.) [İ.Maverdi]
(İstişare eden pişman olmaz.) [Taberani]
(Yapacağı işi ehli ile istişare edene, o işin en güzeli nasip olur.) [Taberani]
(Akıllıya danışıp onu dinleyen, doğruyu bulur, dinlemeyen pişman olur.) [İ.Maverdi]
(Tedbirli kimse, işinin ehli olana danışıp, ona göre hareket eder.) [Ebu Davud]
Hazret-i Âdem, “İşlerinizi istişare ile yapın. Eğer ben, yasak meyve konusunda meleklerle istişare etseydim, musibete maruz kalmazdım” buyuruyor.
Hazret-i Ömer, (Allah’tan korkanlarla istişare edin) buyurmuştur.
Demek ki, ehli olan ile istişare, istihareden üstündür yani istişare şartları varken istihare yapılmaz. Ancak, danışacak salih, güvenilir bir zatı tanımayan istihare yapmalıdır.
| 2/18/2008 Habibullahı sevmek Hazreti Amine gibi. Son nefesinde elinden şefkatle tutup seslenmişti O na "Ey dehşetle ölüm okundan Allah'ın yardım ve ihsanıyla yüz deve karşılığında kurtulan zatın oğlu. Allah seni aziz ve devamlı kılsın. Eğer rüyamda gördüklerim doğruysa sen celal ve ikram sahibi olan Allah tarafından Adem oğullarına Peygamber gönderileceksin.Sen ceddin İbrahim'in teslimiyet ve dinini tamamlamak için gönderileceksin. Allah seni putlardan koruyacak ve alıkoyacaktır. Her yaşayan ölür. Her yeni eskir. Evet bende öleceğim fakat ismim ebedi olarak yad edilecektir. Çünkü tertemiz bir evlat doğurmuş, arkamda hayırlı bir yad edici bırakmış bulunuyorum" Ve huzuruna kapanan anne gözleri ve acıyla ıslanan minik göz bebekleri. Seneler sonra bir sefer dönüşünde Ebvadan geçerken Aziz ve muhterem annesinin kabrini ziyaret ediyor ve ağlıyordu. Onun ağladığını görünce sahabede ağlamaya başladı. Ve gözyaşlarının sebebini söyledi "Annemin bana olan şefkat ve merhametini hatırladım"
Habibullahı sevmek Necaşi gibi. Habeşistana hicret eden Mekkeli Müslümanları dinleyince kendini tutamadı. "Sizi ve yanından geldiğiniz zatı tebrik ederim ki O Allah'ın Rasulüdür. Zaten biz onun vasıflarını kitabımız olan incilde okumuştuk. O peygamberi Meryem oğlu İsa'da insanlığa müjdelemişti. Allah'a yemin olsun ki, eğer O benim ülkemde bulunmuş olsaydı. Ayakkabılarını taşır,ayaklarını yıkardım.
Rasulullahı sevmek...Varaka bin Nefvel gibi. Duyunca HiraNur dağındaki geceyi, ihtiyar bi haykırışa döndü kelimeler. Kuddüs Kuddüs...Bu gördüğün melek yüce Allah'ın Musa Peygambere gönderdiği RuhullKudüstür. Namus-uEkberdir. Sen ise bu ümmetin Peygamberisin...Aah ne olurdu yeni dine halkı çağırdığın günlerde bende genç olsaydım. Kavmin seni yurdundan çıkaracakları zaman sağ olsaydım. Eğer senin davet gününe yetişirsem bütün gücümle sana yardım edeceğim. O yetişemedi davet gününe. Ama yetişenler vardı. Çekirdekten filize,daldan meyveye doğru yetişenler vardı. Ashab vardı.
Habibullahı Sevmek Ashab-ı Güzin gibi. Ama hangi birini örneklesin zaman. Ehli beyti mi? Aşereyi Mübeşşiri mi? Ensarı mı? Muhaciri mi? Ashab-ı Güzine örnek Ammar Bin Yasir olsun. Babası ve annesi islamın ilk şehitleri. Ammar bin Yasir'ê islama girdi diye çöl güneşinin altında demirden bir gömlek giydiriliyor o kavurucu sıcakta ilikleri eriyor. Bir başka işkence ateşle dağlanıyor Ammar, küfre zorlanıyor ve Ammar bu azaptan gözünü açınca Efendimizin yanında buluyor kendini. "İşkencenin her türlüsünü tattık YaRasulAllah" diyor. Önce Peygamber(s.a.v) Duası " Allah'ım Ammar ailesinden hiçkimseye cehennem azabını tattırma" sonra Peygamber(s.a.v)müjdesi "Ey Ammar! Sen bu işkencelerle ölmeyecek, uzun bir müddet yaşayacaksın. Senin ölümün azgın bir topluluğun eliyle olacak"
Sevmek Habibullahı...Ashab-ı Güzin gibi.
Geceye adım adım yürüdüler Korkuya adım adım yürüdüler
Onlar öndeler..Onlar öncüler Hiç düşünmeden bir an Onlar öldüler
Yılmadan yıkılmadan direndiler Yaradan adına can verendiler
Onlar öndeler..Onlar öncüler Hiç düşünmeden bir an Onlar öldüler...
Akıl dizginleri, nefsin elinde, İdrâki boğulmuş, kibir selinde, ''Zayıf'' tır sıfatı, Kur'ân dilinde, Nesine güvenir.. Şu insanoğlu ?..
İlâhî Mesaj'a , dudak bükerken, Hakk'ça yaşamaya,''Bağnazlık'' derken, Allah'a bu kadar, isyan ederken, Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..
Dağlar dikip, denizleri kazamaz, Kendi kader kısmetini yazamaz, Vâdesini bir sâniye bozamaz, Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..
Bir mum alevine dayanmaz teni, İncitir canını, bir gül dikeni, Kara toprak değil midir kökeni, Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..
Yarınki lokması, bilemez kaçtır, Rızkını veren var, vermese açtır, İbret için, karıncaya muhtaçtır, Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..
Bir hücrenin, can sırrına eremez, Gaybı sorsan, bir tek cevap veremez, Karanlıkta, âciz kalır göremez, Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..
Kurgu-bilim çemberinden çıkamaz, Güneş desen, çıplak gözle bakamaz, Bir sineğe, bir kanatçık takamaz, Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..
Ne zamana hükmü geçer, ne cana; Tâcı, tahtı, bırakarak bir yana, Girecektir, bir daracık mekâna, Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..
Sual melekleri, gelince dile; Dünyalar dolusu fidye nâfile, Münker Nekir, kopya vermez gâfile, Nesine güvenir.. Şu insanoğlu?..
CENGİZ NUMANOĞLU
Anasayfa
Sonraki şiir
Şiir sayfaları |
Eğer, bilsen ki bugün, Son günüdür ömrünün... Neler yapardın acep, Nasıl geçerdi günün?..
Yine düşünür müydün; Mevsimlik kostümlerde Renklerin modasını?..
Ve yazlık köşkün için, Pembe, İtalyan tipi O yatak odasını?..
''Doldur!..'' diye haykıran, Şarkılara dem tutar; Meyhâneci dostuna Sitem'le çatar mıydın?..
O bir günlük ömrüne, Bunları katar mıydın?
Hele ki.. Bu dünyanın, ''Anasını'' bu kadar Kolayca satar mıydın?.
Eğer, bilsen ki bugün, Son günüdür ömrünün.. Neler yapardın acep, Nasıl geçerdi günün?..
Yine, o mezarlıktan; Çılgın kahkahalarla, Şen, şakrak geçer miydin?..
Yine mahremlerini Cömertçe(!) açar mıydın?
Ve mâbetler dolusu Arınmış insanlara, 'Yobaz' yaftasıyla Hükümler biçer miydin?..
O ezan seslerinden, Yine de kaçar mıydın?..
Eğer, bilsen ki bugün, Son günüdür ömrünün... Neler yapardın acep, Nasıl geçerdi günün?...
'Vurdumduymaz' tavrını Yine öyle takınır, Servetin zekâtını, Fukaradan sakınır;
Bu İlâhi buyruktan, Yine yakınır mıydın?..
Koltuk ihtirâsıyla, Ahlâk yolundan sapar; Paraya tapar mıydın?..
Şuursuz alkışlarla, Zâlime arka çıkar; O vebâl ateşinde, Kendini yakar mıydın?..
Yine, hoş gelir miydi; Âyetle alay eden, O zındık fıkraları?.. O işret sofraları?.
Eğer, bilsen ki bugün, Son günüdür ömrünün.. Neler yapardın acep, Nasıl geçerdi günün?..
Geç de olsa... O, 'Allah korkusu'yla tanışır; Secdeyle, seccadeyle, Hemen barışır mıydın?.
Bunca beyhude geçen, Ömrüne yanar durur; Pişmanlıklar içinde, Dizine vurur muydun?..
O cehennem korkusu, Bütün kalbini sarar, Haklarını yediğin, Kulları arar mıydın?..
Anlar mıydın.. Zerrelerin Zikreden dillerini?.. Açar mıydın.. semâya, Titreyen ellerini?..
Yalvarır mıydın? ''Yarab, Bana bir fırsat'' diye ''Kulun uyandı artık, Ömrünü uzat'' diye...
CENGİZ NUMANOĞLU
Anasayfa
Sonraki şiir
Şiir sayfaları |
Arş'ın kubbelerine, adı nûrla yazılan, İsmi; semâda ''Ahmed'', yerde ''Muhammed'' olan, Yedi katlı göklerde, Hâk Cemâli'ni bulan, Evvel-Âhir yolcusu, Yâ Hazreti Muhammed.
Sağnak nûr yağmurları, inerken yedi kattan, O gece, Sendin gelen, ezel kadar uzaktan, Melekler, her zerreye, müjde verirken Hâkk'tan; O gece, Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.
Güneşler, o gecenin, nûruna secd ederken, Yıldızlar, meşk içinde, kâinat vecd ederken, Bütün hamd ü senâlar, Yüce Rabb'e giderken, O gece sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.
Kâbe'de şirk taşları, putlar yere dönerken, Cehâlet bayrakları, birer birer inerken, Bin yıllık, küfr ateşi, ebediyyen sönerken, O gece, Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.
O gece, Sâve Gölü, mûcizeyle kururken, Kisra Saraylarında, sütunlar savrulurken, Arz'dan Arş'a , Âlemler, rahmetini bulurken, O gece, Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.
Sen ki; doğum kundağı, ak bulutla örülen, Doğar doğmaz, Allah'a secde emri verilen, Alnında, âlemlere rahmet tâcı görülen, Kâinat Efendisi, Yâ Hazreti Muhammed.
Sen ki; asâletine, ezelden hükmedilen, Tertemiz rahimlerle, lekesiz soydan gelen, Beşeri şüpheleri, Kur'ân ilmîyle silen, Seçilen sevgilisin, Yâ Hazreti Muhammed.
Sen ki; büyük yargıda, şefaat müjdecisi, Bunca âciz beşerin, Mahşer günü bekçisi, Sen ki; Kur'ân şâhidi, Allah'ın son elçisi, Kurtuluş habercisi, Yâ Hazreti Muhammed.
Sen ki; Âdem neslini, uçurumdan döndüren, Zulüm sancılarını, şefkâtiyle dindiren, İnkâr yangınlarını, irfânıyla söndüren, Âlimlerin sultanı, Yâ Hazreti Muhammed.
Sen ki; güzel huyların, ahlâkın meş'alesi, Sabır doruklarında, beşerin en yücesi, Senin Cennet mekânın, fakirlerin hânesi, Gönüller hazinesi, Yâ Hazreti Muhammed.
Câhiliye devrini, kapatan, ulu Sultan, Şefaatin, Allah'a yalvaran kolu Sultan, Rabb'imin, en sevgili, en yakın kulu Sultan, Melekler Sana hayran, Yâ Hazreti Muhammed.
Sana şâhid, sonsuzlar, ezelden beri her an, Sana şâhid, âyetler, her zerre ve her mekân, Senden uzak kalmaya, nasıl dayanır ki can? Sen, her canda Cânânsın, Yâ Hazreti Muhammed.
Mîraç gecesi, bir bir, açılıyorken gökler, Seni selamlıyorken, her katta peygamberler, Öyle bir an geldi ki; durdu bütün melekler, Hâkk' a yalnız yürüdün, Yâ Hazreti Muhammed.
Gönül gözü görmeyen, can gözünü neylesin, Dünya'da dönmeyen dil, mahşerde ne söylesin, Allah, bütün beşeri, ümmetinden eylesin, Sancağının altında, Yâ Hazreti Muhammed.
Hâkk ile, kul vuslatı, o îlahi düğünde, Hiç kimseden kimseye, fayda olmayan günde, Hasatları, has tartan, o terazi önünde, Noksanları bağışlat, Yâ Hazreti Muhammed.
Bu îman meş'alesi, hiç sönmeden yanacak, Ümmetin, Seni her an, mahşere dek anacak, Gönül tortularımız, nûr'unla paklanacak, Andımıza şâhid ol, Yâ Hazreti Muhammed.
Biliriz ki; hükmü yok, bu dünya nîmetinin, Gönüldür sermayesi, âhiret servetinin, Sana, Salât ve Selâm, gönderen ümmetinin, Cennetler şâhidi ol, Yâ Hazreti Muhammed
(SALLALLAHÜ ALEYHİ VE SELLEM)
CENGİZ NUMANOĞLU

| Kardeşliği Allah (c.c.) için yapmak
Rasulullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki: “Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.” [(Ebu Davud, Sünnet, 3 (Had. No: 4599).)]Demek ki, Allah yolunda birlik ve kardeşlik ciddi bir ameldir. Her hayırlı amelde önce güzel bir niyet istenir. Sonra onun bu güzellik içinde tamamlanması beklenir. Niyeti güzel olmayan kimse hayra ulaşamayacağı gibi; güzel niyetle başladığı bir işini sonuna kadar devam ettirmeyen kimse de hayırdan mahrum kalır.
Niçin kardeş olunur? Hedef nedir? Cenab-ı Hak, bize şu hedefi gösterir:
“İyilik ve takva hususunda birbirinizle yardımlaşınız.”[Maide 5/2.]
Dünyada Allah rızasının ve takvanın dışında kurulan bütün dostluklar, ahirette düşmanlığa dönüşücektir. Hesap gününün yegane sahibi hepimizi şöyle uyarır:
“O gün (Allah için birbirini seven) muttakîlerin dışında bütün dostlar birbirinin azılı düşmanı olur.”[Zuhruf, 43/ 67]
Muhyiddin b. Arabî (k.s), bu ayetin tefsirinde, insanların kurduğu muhabbetin dört kısma ayrıldığını bilirtir:
1-Sırf Allah’ın zatı için muhabbet. Bu, zatî, ruhanî bir muhabbettir. Ruhun ilahî kurbiyyete ulaşmasıyla hâsıl olur. Buna ancak takvada zirveye çıkmış kamiller ulaşır. Sayıları da azdan azdır.
2-Allah için olan muhabbet. Bu, kalbî bir muhabbettir. Temeli, güzel sıfat, ahlak ve hâllere dayanır. Hedefi ilahîdir. Salihlerin birbirini, arif ve velileri, peygamberlerin ümmetlerini sevmeleri gibi. Bu ikisi hayırlıdır. Onlar Allah için olduğundan ahirette de devam eder. Sahipleri pişman, sonları perişan olmaz.
3-Nefsanî muhabbet. Temelinde nefsanî, hissî lezzet ve gayeler mevcuttur. Sırf şehvet için zevceyi, nefsanî keyfine yardımcı olduğu için malı ve fasıkları sevmek gibi.
4-Aklî muhabbet. Temelinde, dünyevî maslahat ve menfaatlar yatar. İlahî değildir. Tüccarları, sanatkarları ve benzeri fanî güzellikleri sevmek gibi. Bu son ikisinin ahirette bir faydası yoktur. Ekseri insanlar bu ikisiyle dostluk kurarlar. Sonları aldanmak ve birbirine düşman olmaktır. Bunun için ayette umum insanların hâlini ifade için önce: “Bütün dostlar o gün birbirinin düşmanıdır” buyrulmuş, peşinden “ancak muttakiler müstesnâ!” buyurularak, adetleri hayli az olan bahtiyarlar ayrı tutulmuştur. Ayrıca, hemen peşinden gelen ayette, muttakilere verilen: “Ey (biribirini benim için seven) kullarım! Bu gün size korku yoktur, siz mahzun da olmayacaksınız” müjdesiyle, ilk iki gruba giren dostluklar Zat-ı Bâriye ait kılınmış ve bu dostluklar tasdik ve takdir görmüştür.”[İbnu Arabî,Tefsîru Kur’ani’l-Kerîm, II, 452-453]
Önce, Allah için kurulacak dostluğun fazilet ve faydasını bilmek gerekir. Çünkü bir işe can-ı gönülden inanmayan insan, onun peşine düşmez ve gereklerini yerine getirmez.
Ebu Talib el-Mekkî (k.s) (386/996) bu konuda şu temel anlayışı tespit eder:
“Kim, Allahu Teala’nın rızası için kardeş olmanın faziletini ve böyle bir muhabbetin derecesini iyice bilirse, bu yoldaki talep ve hedefine ulaşmak için, kardeşinin hallerine sabreder; ona teşekkür eder; kendisine yumuşak davranır; sıkıntılarına tahammül gösterir. Çünkü, kıymetli bir şeye talib olan kimseye onu elde etmek için en değerli şeylerini o uğurda harcaması gerekir.”[Ebû Talib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulub, II, 216.]
Abdullah b. Ömer (r.a) demiştir ki: “Ömrüm boyunca oruç tutsam, hiç uyumadan geceyi ibadetle geçirsem, malımı parça parça Allah yolunda infak etsem ve bu hâl üzere ölsem, fakat gönlümde Allah’a itaat edenlere karşı bir sevgi, O’na isyan edenlere karşı da bir buğz olmasa, bütün bu yaptıklarımdan bir fayda göremem.”[Gazalî, İhya, II, 233.]
Rasulullah (s.a.v) Efendimiz, Allah için dostluk kurmanın fazilet ve faydasını şöyle belirtmiştir:
“Yedi sınıf insan var ki, Allahu Teala onları, kendi rahmet gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı hesap gününde özel rahmetinde gölgelendirecektir. Bunlardan birisi de, Allah için birbirini seven, bu sevgi üzerinde bir araya gelen ve bu sevgi içindeyken birbirinden ayrılan iki arkadaştır.”[Hadisin tamamı için bkz: Buharî, Ezan, 36, Zekat, 16; Müslim, Zekat, 91; Tirmizî, Zühd, 53.]
“Üç şey var ki, onlar kimde bulunursa o kimse imanın tadını bulur:
1-Allah ve Rasulünü her şeyden daha fazla sevmek, 2-Sevdiği insanı ancak Allah için sevmek, 3-İmandan sonra küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi kötü görmek.”[Buhâri, İman, 14; Müslim, 67; Tirmizî, İman, 10; İbnu Mace, Fiten, 23.]
“Allahu Teala buyurur ki: “Benim için birbirini seven, birbirini arayıp soran, birbirini ziyaret eden, birbirine infak ve ikramda bulunanlara muhabbetim hak olmuştur.”[Ahmed, Müsned, V, 229; Hakim, Müstedrek, IV, 169-170]
“Allahu Teala kıyamet günü şöyle buyurur: “Benim celalim (rızam) için birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün onları kendi (rahmet) gölgemde gölgelendireceğim.”[Müslim, Birr, 12 (No:37).]
“Allah’ın dostları içinde öyle kimseler vardır ki, onlar nebî ve şehit değillerdir. Fakat kıyamet gününde Allahu Teala’nın kendilerine bahşettiği ihsan ve makamlardan dolayı nebî ve şehitler onlara gıpta ile bakarlar.
Ashab: “Ya Rasulallah! Onlar kimlerdir, bize haber verir misiniz?” diye sorduklarında; Rasulullah (a.s):
“Onlar, aralarında herhangi bir neseb bağı ve maddî alışveriş bulunmadan sırf Allah’ın muhabbeti ve rızası için birbirlerini sevenlerdir. Vallâhi onların yüzü (o gün) nur gibi parlamakta ve kendileri de nurdan minberler üzerinde oturmaktadır. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar, insanlar üzüldükleri zaman onlar üzülmezler” buyurdu ve sonra:
“Haberiniz olsun! Allah’ın velîlerine asla bir korku ve hüzün yoktur”[Yunus, 62-64.] ayeti kerîmesini okudu.”[Ebu Davud, Buyu’, 76 (No: 3527); Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 372; Şevkanî, Fethu’l-Kadîr, II, 458. Eşref Ali Tanevî, hadisle ilgili olarak “Allah’ın veli kulları” başlığı altında demiştir ki: “Bu hadisin kastettiği kimselerin tahkik ehli gerçek sûfiler olduğunu açıklamaya ihtiyaç yoktur. Hadisteki “onlara gıbta ederler” ifâdesinden onların, Peygamberlerden üstün oldukları ortaya çıkmaz. Böyle bir yanlış anlayışa düşmemek gerekir. Bazı hususlarda büyükler küçüklerin özel ve güzel bir durumunu temenni edip ona gıpta edebilirler.” Bkz: Tânevî, Hadislerle Tasavvuf, 141-42.]
“Kıyamet günü olunca insanlar arasındaki akrabalık ve neseb bağları kesilir, kardeşliğin hükmü biter, ortada sadece Allah için yapılan kardeşlik kalır.”[Zuhruf, 43/ 67.]
İmam Suyutî (rah.) şu sonuca varır: “Bu ayet ve hadislerden anlıyoruz ki, isyan üzere dostluk kuranlar ahirette birbirinin azılı düşmanı kesilecek, ancak Allah için kurulan dostluklar fayda verecektir.”[Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VII, 388.]
Allah için kurulacak kardeşlik tesadüfe değil, irade ve tercihe dayanmalıdır. Başlaması bazen irade dışı olabilir, fakat devamı katiyyen tesadüfle gelmez. Sevgi, sadakat, sabır ve safiyet ister.
İmam Gazalî (k.s), dostlukların nasıl oluştuğunu şöyle belirtir:
“Sohbet ve arkadaşlık iki şekilde oluşur:
1-Bir tercih ve özel bir istek olmadan. İş, memuriyet, okul, komşuluk ve yolculuktaki arkadaşlıklar böyledir.
2-Arzu ve iradeyle. Bizim konu ettiğimiz ve asıl istenen budur. Allah yolunda kardeşlik bu şekilde olur. Çünkü bir işin ibadet olması ve fayda vermesi için irade ve istekle yapılması gerekir. Sohbet; bir kimseyle aynı meclisi paylaşmak ve aynı atmosferde beraber yaşamaktır. Bunlar da ancak sevgiyle olur. Birbirini samimi olarak sevmeyenler bir arada bulunamazlar.”[Gazalî, İhya, II, 234. (Beyrut, 1992).]
Bu yolda neye dikkat etmek gerekir? Büyük veli Şihabüddin Sühreverdî (k.s) bu konuda şu uyarıyı yapar:
“Allah için sohbet ve kardeşlik yapmayı tercih eden kimsenin dikkat edeceği ilk edep, bu işin hayırlı olması için Yüce Allah’a yönelmektir. İnsan kendi nefsini ve arkadaşını Allahu Teala’ya teslim ederek, bu sohbetin bereketini istemelidir. Çünkü insan, bu beraberlik ve arkadaşlık sebebiyle, kendisine cennet yahut cehennem kapılarından bir kapı açmış olacaktır. Şöyle ki, eğer bu dostluk, Allah rızası içinse, Allah aralarında hayır yolunu açar. Bu ise cennet kapılarından bir kapıdır. Bu hususa işareten Allahu Teala buyurmuştur ki:
“O gün muttakilerin dışında bütün dostlar birbirinin düşmanı olur.”[Zuhruf 43/ 67.]
Ayette geçen muttakilerin ahiretteki durumu şöyle anlatılmıştır:
Allah için birbirini seven iki kardeşten birisine:
-Cennete gir! denilir. O da, diğer kardeşinin durumunu ve makamını sorar. Eğer onun aşağısında ise, kendisine verilen makamın benzeri ona da verilinceye kadar cennete girmez. Eğer kendisine:
-O senin gibi amel etmedi! denilirse, o:
-Ben, hem kendim, hem de kardeşim için amel ettim! der. Bunun üzerine kardeşi için istemiş olduğu bütün şeyler verilir ve kardeşi de onun makamına yükseltilir.
Allah için, Allah yolunda yapılmayan bir dostluk ise, Cehennem kapılarından bir kapı demektir. Bu hususa işaret eden ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur:
“Zalimlerden her biri (pişmanlığından) o gün iki elini ısırarak: ‘Ne olurdu, keşke ben de o peygamberle birlikte bir kurtuluş yolu edinseydim. Yazıklar olsun bana! Keşke, beni sapıtan falanı dost edinmeseydim’ der.”[Furkan 25/ 27-29.]
Demek ki insanlara yakınlık, hem saadet hem de felaket sebebidir. Durum bu olunca, insan nasıl olur da böyle bir işe girerken onun gereğini yapmaz. Bu işe giren insan dikkatli olmalıdır. Allahu Teala’ya çokça yalvarmalıdır. Arkadaş seçiminde samimi olmalıdır. Bunun için, bu işe girmeden önce iki rekat istihare namazı kılmalı, işini Yüce Allah’a havale ederek onu sağlama almalıdır.”[Sühreverdî, Avarifü, 431-432. (Trc: Gerçek Tasavvuf, 556-557).]
Kaynaklarıyla Tasavvuf - 2
Dilaver Selvi
|