kulluğum's profileHavf ve Reca dengesinde ...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    2/12/2009

    Nereye Gidiyorsun..? EY YOLCU

     
     
     
     
    Uykun varsa yol üstünde uyu!
    Hak yolundan uzak durma, orada yat.
    Belki bir yolcu orada uyandırır,
    uykunu giderir, açılırsın!

    (Mevlana)
     
     

    Ey bu dünya kapısından içeri adımını atmış yolcu.
    Nereye, nereye gidiyorsun..?

    Sağına ve soluna bakınmadan, etrafında yaşanan hadiseleri tanımadan ve görmeden nereye gidiyorsun
    Nereye gittiğini zannediyorsun..?
    Nedir bu telaşın ey yolcu..!
    Dur, biraz dertleşelim,
    Çünkü ben de senin gibi ölümün araladığı perdeden içeri süzülmeye aday birisiyim.
    Yani seninle yoldaşız..

    Hele dur biraz dertleşelim, dertleşelim de hissettiğimiz yalnızlığın ya da hissedemediğimiz bizi bekleyen akıbetimizin ne olduğunu, bizi neyin beklediğini anlamaya çalışarak hayatımızı gözden geçirelim.

    Ey yolcu, Allah (c.c.) seni kendisine itaat eden kullarından kılsın ve kendisinin tayin ettiği yoldan yürümeyi nasip etsin..!
    Çünkü O’nun çizdiği yolun dışında kalan yollar nereye çıkar, nereye çıkmaz bilinmez..
    Bu bilinmezlikler içinde nasihatlerin en durusuna, en berrak olanına, en mükemmeline, seçilmişlerin en yücesine yani kainatın efendisi Hz. Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem’e uymayı ve O’nu dinlemeyi nasip etsin

    Ey yolcu bu yaşına kadar O’ndan bir şeyler öğrendin, O’nu dinlediysen ne mutlu sana
    Yok eğer bu güne kadar bu pınardan su içmedin,
    O’nun gül kokusunu içine çekmedin,
    Kâinatı aydınlatan aydınlığına gözlerini kapadıysan bunca yıl ne yaşadın, ne gördün, ne kazandın..
    Düşün, düşün be ey yolcu..!

    Ey yolcu! Hatırlar mısın kainatın biriciği bir gün şöyle buyurmuşlardı:

    “Allah’ın kullardan yüz çevirme sebeplerinden biri de kulun kendisini faydasız ve yararı olmayan işlerle meşgul etmesidir.”

    Eyvah, eyvah ey yolcu. Geçen ömrümüze eyvah, zayi ettiğimiz ömrümüze eyvah eyvah.
    Zaman atı aldı başını gidiyor sonsuza doğru ey yolcu
    Unutma! sen de bu atın üzerindesin ve hala etrafını seyrederken boş şeylere dalıp gidiyorsun be ey yolcu
    Unutma! sen zaman atına binip, ölüm durağında inecek ve hesaba çekileceksin

    Ey yolcu nasihat vermek kolay, nasihati kabul ederek yaşamaksa zordur, zordur çünkü dünya işlerine dalıp aralarında kaybolan dünya işlerine bakmaktan etrafa bakmayı unutan için nasihatler acı ve ağırdır
    Olsun be ey yolcu varsın yaramızı kanatsın nasihatler varsın acılarımızı derinleştirsin derinleştirsin de ta Ummanların ötesinden işitilsin sızılarımız .
    İşitilsin be ey yolcu doymayan nefsi, kamçılanan şehvetin,esir alınan benliğin çığlıkları işitilsin işitilsin…
    Olsun be ey yolcu bu güne kadar kimlerin sesine kulak vermedik kimlerin sözünü baş tacı etmedik ki…
    Farkında mısın ömrün demi kaçıyor be ey yolcu
    Heybemizde ne var neyi taşıyoruz be ey yolcu

    Varsın Yüce Resulün nasihatleri sızılarla, acılarla, hakikatlerle gelsin, gelsin de yıllardır taşıdığımız, yıllardır boş yere beslediğimiz, büyüttüğümüz umutları yeşertsin, onlara hayat, gönlümüze umut versin

    Ey yolcu bir baksana ne amel konusunda zengin, ne ilimde ileri…
    Bu güne kadar hep söz oldu sermayemiz.
    Ne öğrendik, ne öğrettik
    Faydasız şeylerle gün geçti, ömür zayi oldu
    Hesap günü, ceza ve mükafat günü kapımızı çalıyor.
    Heybende ne var bir bak, bir bak ey yolcu

    Ey yolcu eşi ve benzeri olmayan, Rahman ve Rahim olan Rabbimiz buyurmuştur ki:
    “Her kim Rabbine kavuşmayı istiyorsa Salih amel işlesin. Samimiyetle iman edip, Salih amel işleyenlere konak olarak firdevs cennetleri vardır. Onlar, o cennetlerde ebediyen kalacaklar ve oradan hiç ayrılmayacaklardır.”

    Emirlerin en büyüğü, en kutsalı, hakikatin odak noktası kainatın sahibi ve sahibimiz emrediyor, vaadediyor…
    Ne dersin ey yolcu bu emirleri dinledik mi duyduk mu?
    Yoksa dünyevi hazlar bize bu vaatleri unutturdu da yaşadıklarımızı yaşayacaklarımıza tercih mi ettik?
    Ne dersin ey yolcu hala nasıl bir ticaret nasıl bir kazanç içerisinde olduğumuzun muhasebesini yapmıyor, şaşkın ve şaşırmış şeytanın çizmiş olduğu yol üzerinde nefis atının vurdumduymaz adımlarıyla kabrin kapısını çalıp eli boş, sermayeyi tüketmiş biri olarak gittiğimizi görmüyor musun?

    Ne dersin be ey yolcu ne olursun söyle Allah aşkına söyle eli boş, sermayeyi tüketmiş biri olarak gittiğimizi görmüyor musun?…

    Vesselâm

     

     

    Mutluluğun formulü 40 ayette gizli...


      
    Mutluluğun formülünü bulmanın binbir yolu’na dair bugüne kadar yüzlerce kitap yayınlandı. Birbirinin kopyası olan bu kitaplar yayınlanmaya da devam ediyor. Oysaki yazar İrfan Gürkan Çelebi, bunlara hiç gerek olmadığını düşünüyor.

    Mutluluğun formülünü veren kitap, 1400 yıl öncesinden insanoğluna zaten gönderilmişti. Birçok filozofun, edebiyatçının sözlerine kulak verip mutluluğun peşine düşen insanlar, Yüce Yaratan’ın tavsiyelerini yıllarca göz ardı etmişlerdi.

    Çelebi’ye göre Aristo’yu, Rousseau’yu, Shakespeare’i çok iyi bilenler, aslında kendilerini herkesten daha iyi tanıyan Yaratıcı’nın mutluluk önerilerini araştırmadılar. Belki de merak etmediler. Aslında Kur’an-ı Kerim mutluluğun başucu kitabıydı. İşte Çelebi, Kur’an-ı Kerim’i anlamakta zorlandığını söyleyen, aralarında bir uçurum olduğunu zanneden, onu hiç eline almayanların okuması gerektiğini düşündüğü bir çalışma hazırladı. “40 Ayet Tefekkürü Vahiyden Kalbe” adlı kitabında insan ilişkilerinde başarılı ve mutlu olmanın yollarını anlatan 40 ayeti bir araya getirdi. Kitabın en önemli özelliği, bu ayetlerin edebi bir dille açıklanması.

    Kitaptaki edebi incelik, öncelikle denemelerin başlıklarında görülüyor.

    Mesela, güvenilir olmanın önemini anlattığı Mücadele Sûresi’nin 7. ayeti, “Yılan ıslığı kadar sessiz fısıltılar” başlığıyla, Fatır Sûresi’nin 19-22. ayetleri ise “Lütuf kapılarını çalmayan elbet cudamdır” başlığıyla açıklanmış. Çelebi, “Bu, kesinlikle bir din kitabı değil. Edebi dille ve deneme tekniğiyle yazıldı. Böyle bir kitap yazmamın nedeni, bunalım geçiren günümüz insanının yani benim bir çıkış yolu arayışı.” diyor. İrfan Gürkan Çelebi, aslında yazar, yönetmen ve oyuncu. 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde dramatik yazarlık eğitimi almış. TiyatRol İstanbul’un genel sanat yönetmeni. Takvim gazetesinde köşe yazıları yazıyor. Uzun yıllar radyo programcılığı yapmış.


    Çelebi’nin ayetlerden çıkardığı mesajlar ***
     
     

    Mutluluğun formulü 40 ayette gizli...

       ::::::::::::::::::::::: بسم الله الرحمن الرحيم :::::::::::::::::::::::

    Mutluluğun formulü 40 ayette gizli...

    İsra 37: Kibirli olma, alçakgönüllü davran.

    Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

    Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

    Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

    Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

    Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

    Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

    Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

    Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

    Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

    Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin dinmesini bekle.

    İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

    Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

    Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

    Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

    Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

    Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

    Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.

    Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

    Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme.

    Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

    Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

    Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

    Saff 2: Yalandan uzak dur.

    Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

    Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

    Al-i İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

    En’am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme.

    En’am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

    Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

    Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

    İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

    İsra 23: Anne ve babana ‘off‘ bile deme.

    Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

    Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını kabul et.

    Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

    Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

    Necm 3: İnanma duygunu diri tut.
    Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme.


    bir gönül eriyle dostluk kurmak


     

    Allah’ın samimi bir kulu ve Efendimiz s.a.v.’in sadık bir ümmeti olan, O’nun sünnetini adım adım takip etmeye çalışan bir gönül eriyle dostluk kurmak. Onunla birlikte tevbe etmek, böylece bir milat, bir başlangıç yapmak…



     
    Dünya nüfusunun üçte biri müslüman; yani biz, yaklaşık iki milyar insan…

    Tek olan Allah’a iman ediyoruz. Bütün peygamberlere imanla birlikte Hz. Muhammed Mustafa s.a.v.’i son peygamber olarak kabul ediyoruz. Ne getirdiyse hepsine iman ediyoruz. Rasul-i Ekrem s.a.v.’in “İman etmedikçe cennete giremezsiniz.” dediğini hepimiz biliyoruz. Elhamdülillah iman ettik, cenneti ümit ediyoruz. Peki, Efendimiz s.a.v.’in bu mübarek sözlerinin hemen peşinden ifade buyurmuş olduğu hakikate aynı hassasiyeti gösteriyor muyuz? İşte bunu iyi düşünmek lazım. Efendimiz s.a.v. “İman etmedikçe cennete giremezsiniz.”
    diye başlayıp, sözlerine şöyle devam etmişti:
    “Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız!”

    İnanıyorsak Sevmemiz Lazım

    İnananlar olarak birbirimizi seviyor muyuz? Ya da soruyu şöyle soralım: Yeteri kadar seviyor muyuz?
    İşte bunu anlamak için yine Efendimiz s.a.v.’in yukarıdaki iki mübarek cümleden sonra söylediğini ne kadar uyguladığımıza bakmalıyız. Şöyle buyurmuştu:

    “Yaptığınızda birbirinizi seveceğiniz bir şeyi size işaret edeyim mi? Aranızda selamlaşmayı yayın.” (Müslim, İman 22)

    Hepimiz cennete girmek ve oradaki nimetlerle birlikte, en büyük nimet olan Allah’ın cemalini seyretmek istiyoruz. Buna ulaşmak, iman etmekle mümkün. İman ettik diyoruz ama imanın hakikatine ulaşabilmiş miyiz? Bunu anlayabilmek için şöyle kendimizi bir yoklamalıyız. Kalbimize bakmalıyız. “Mümin kardeşlerimi seviyor muyum veya ne kadar seviyorum?” diye sormalıyız kendimize.

    İnsan en kolay kendini kandırır. Sorumuza cevap ararken temennilerimizi gerçek zannedip yanılmak yerine sabit ölçülerle hareket etmek gerekir. Efendimiz s.a.v.’in bu konuda koyduğu ölçü de şudur:

    “Sizden biriniz, kendisi için sevdiği bir şeyi mümin kardeşi için de sevmedikçe (tam manasıyla) iman etmiş olamaz.” (Buharî, İman 6)

    Şimdi dürüstçe cevap verelim: Seviyor muyuz? Sevebiliyor muyuz?
    Gönlümüz ne durumda?
    Kardeşlerimizin derdiyle ne kadar dertleniyoruz?
    Hakikaten bir ve beraber miyiz? Bir araya gelebiliyor muyuz?
    Birlikte neyi paylaşıyoruz, güzellikler mi üretiyoruz, soğuk rüzgârlar mı esiyor aramızda?
    Kardeşlerimizin Hakk’a ve hayra yönelmesine, yol almasına, şevkine ve heyecanına katkıda bulunabiliyor muyuz?
    Müminler olarak aramızdaki bağlarla ilgili önemli eksiklerimiz olduğunu kabul etmeyen yoktur sanırız. Peki, çare nedir?
     

     
    Selam, Bir Sihirli Kelime

    Hz. Peygamber s.a.v. Efendi-miz’in aramızdaki sevginin anahtarı olarak tavsiye buyurduğu uygulamayı hatırlayalım en başta: Selamı yaymak…

    Efendimiz s.a.v. ne buyurduysa ölçü odur. Selamı yaydığımızda Yüce Mevlâ aramıza sevgi koyacak, bir muhabbet ihsan edecek ki o muhabbet imanımızı olgunluğa erdirecek. Buna tereddütsüz iman etmemiz lazım. Kalpler Allah’ın kudret parmakları arasında. Selamı yayanların kalplerine sevgiyi ihsan edecek.
    Tanıdığımıza tanımadığımıza selam vereceğiz ve selamı yayacağız. Ama usandırmadan, zamanı zemini kollayarak, zarafetle, selamın ne olduğunu bilerek…

    Bu noktada selamın ne olduğunu, bizim için ne anlama geldiğini hatırlamakta yarar var.

    “es-Selamü aleyküm” veya “selamün aleyküm” “size selam olsun” demek.
    Selam veren kimse selam vermekle, 99 mübarek isminden biri de “es-Selam” olan Allah’ı zikretmiş olur.
    “es-Selam” ismi şerifi, her türlü beladan, musibetten, kötülükten koruyanın gerçek anlamda ve sadece Allah olduğunu ifade eder.

    Selam veren kişi selam verdiği kimseye güzel bir dua etmiş olur. Bu duada; “bir ismi de Selâm olan Allah size ve bütün işlerinize kefil olsun; her türlü hayrı size ihsan eylesin ve bütün kötülüklerden sizi selamette tutsun” anlamı saklıdır.

    Selam verdiği kişi “aleykümselam” diye karşılık verdiğinde ise onun da Allah’ı zikretmesine, kendisine dua etmesine ve bir zararının dokunmayacağını ilan etmesine vesile olur. Selam veren kişi, muhatabına kendisinden bir zarar gelmeyeceğini de bildirmiş olur.

    Selam bir güven telkini, bir emniyet iklimidir. Yani insanlara bizden endişe etmemelerini, bizim tarafımızdan onlara hiçbir zarar gelmeyeceğini selam vererek ifade etmiş oluyoruz. Hz. Ebu Bekir r.a. buyurmuştur ki; “Selam yeryüzünde Allah’ın emanı, yani ihsan ettiği güveni, emniyetidir.” O halde selamı yaymak, güveni ve huzuru yaymak demektir.

    Selamı Bize Devredenler

    Sahabe-i Kiram bu anlayışa ve yaşayışa sahiptiler. Onlar Efendimizin muhabbet ikliminde selamı anladılar ve son nefeslerine kadar selamı yayarak yaşadılar. Birbirlerini sevdiler, birbirleri için mallarından, canlarından geçtiler. İmanın tadıyla yaşadılar, sonraki nesillere bu tadı yaşattılar. Yüce Mevlâ’nın rızasına ve Selam yurduna ulaştılar.

    Bu anlayış Sahabe-i Kiram’dan günümüze, gönülden gönüle, hayattan hayata geçerek geldi. Bu anlayışı temsil eden gönül erleri, selamı anlamak, selamı yaşamak ve selam yurduna selametle ulaşmak isteyenlere rehberlik etti; muhabbeti elde etmenin yollarını öğretti.

    Kalbinde Ne Varsa Sen O’sun

    Derdi olan dermanını arar, yolunu şaşıran bir bilene sorar ya… İşte gönlünün derdine düşmüş birkaç kişi, zamanın maneviyat büyüğü Abdülhakim
     
    Hüseynî k.s.’ye hallerini arz etmişler. Demişler ki:

    – Efendim, uzun zamandır ziyaretinize gelip gidiyoruz. Yanınızdayken halimizde bir düzelme oluyor. Sizden ayrıldıktan sonra, memlekete döndüğümüzde bu hal bir süre daha devam ediyor. Daha sonra halimizi muhafaza edemiyoruz. Bize ne buyurursunuz?

    Hazret elini yumruk haline getirerek şöyle buyurur:

    – İnsanın kalbi bu yumruk kadardır. Bunun içinde Allah muhabbeti olması lazımdır.

    Sonra orada yanan ışığı göstererek sözlerine şöyle devam eder:

    – Şu anda ışık yanıyor, etraf aydınlık. Bu ışık sönerse etraf karanlık olacak. Aynı anda hem ışık, hem karanlık olmaz. Kalbin durumu da böyledir. Onun içinde Allah muhabbeti olması lazımdır. Allah muhabbeti yoksa başka şeyler vardır. Başka şeyler olunca kalbe Allah muhabbeti girmez. Allah muhabbetini elde etmek için de şu dört şeye devam etmek gerekir:
    Mürşidi ziyaret, mürşid sohbeti, rabıta, vird…

    Eksilen Şeyler mi Var?

    Manevi ilim sahibi Allah dostları gönül doktorlarıdır. Nice hasta gönüller, onların ilaçlarıyla derman bulmuştur. Doktora ve ilaca güvenmek, tedavinin başıdır.

    “Eski muhabbetler kalmadı..” “Ah ne günlerdi o günler!” gibi ifadelerle muhabbetsizlikten yakınan birçok kardeşimiz var. Demek ki muhabbetin eksikliğini hissediyorlar. O zaman şöyle bir düşünelim:
    Allah, eskiden de, şimdi de, gelecekte de kullarına lütuflarda bulunur. Önceden muhabbeti veren Allah şimdi de verir. Halihazırda muhabbetli nice kardeşlerimiz var.

    Yüce Mevlâ, acizliğinin farkına varan, muhtaç olduğunu hisseden ve tevbe eden kuluna merhamet eder, kalbine muhabbetini koyar. O kul bu muhabbet ile bütün müminleri sever ve hayırlarda yarışır.
    Ama bu muhabbeti kalpte korumak, hatta çoğaltmak gerekir. Bu manevi bir sermayedir. Bu da ancak maneviyat rehberlerinin tavsiyelerine uymakla mümkündür.

    Hayata Muhabbet Tadı

    Abdülhakim Hüseynî k.s. Hazretleri’nin yukarıdaki sohbetini esas alarak, hayatımızı manevi muhabbetle tatlandırmak, kardeşlik ruhunu diriltmek için önceliklerimizi şöyle sıralamamız mümkün:

    Allah’ın samimi bir kulu ve Efendimiz s.a.v.’in sadık bir ümmeti olan, O’nun sünnetini adım adım takip etmeye çalışan bir gönül eriyle dostluk kurmak. Onunla birlikte tevbe etmek, böylece bir milat, bir başlangıç yapmak…

    Şefkat nazarıyla kalbimizi ve yolumuzu aydınlatacak böyle bir Allah dostunu hayatımızdaki en büyük nimet olarak kabul etmek, Allah’ın en büyük ikramı olduğunu bilmek.

    Onu sık sık ziyaret ederek, gıyabında da gönül bağı demek olan manevi rabıta ile yakınlığımızı pekiştirmek.
    Tevbeyi hayat tarzı haline getirmek. Her günü, her hatırlayışı, her unutuşu tevbe vesilesi görmek, böylece gerçekten özür dileyebilen insan olmaya çalışmak.

    Etrafımızda bulunan insanları da bu muhabbet sofrasına davet etmek, onların da tevbe etmelerine vesile olmaya çalışmak.

    Bizim, her şeyimizin sahibi olan Yüce Allah’ı hep hatırlamak, her adımda O’nu hesaba katmak, O’nun hoşnutluğunu ve sevgisini kazanmak için sürekli zikri hayatın merkezine yerleştirmek. Üstlendiğimiz günlük virdi aksatmamak.

    Bu hassasiyetle yaşayan kardeşlerimizle beraber bir sohbet ağı oluşturmak.
    Dostluklarımızı, arkadaşlıklarımızı, derneklerimizi, heyetlerimizi bu önceliklerin asla göz ardı edilmediği bir çerçevede tutmak…

    Gönül erleri, kalpleri manevi muhabbetle dirilten reçeteyi asırlardır böyle uygulamışlardır. Biz de bu hususları günlük yaşantımızın öncelikleri haline getirdiğimiz takdirde Allah’ın izniyle hayırlı geçmişimizin yolundan gitmiş oluruz. Selamı anlamış ve onu hakkıyla yayabilmiş olanların halini yaşarız.

    Selam yurdu olan cennette Selâm olanın cemaliyle şereflenebilme duasıyla…

    Ne Diyorlar?

    Hz. Ömer r.a.’ın Oğlu Abdullah:
    “Ömrüm boyunca oruç tutsam, hiç uyumadan geceyi ibadetle geçirsem, malımı parça parça Allah yolunda infak etsem ve bu hal üzere ölsem… Fakat gönlümde Allah’a itaat edenlere karşı bir sevgi, O’na isyan edenlere karşı da bir buğz olmasa, bütün bu yaptıklarımdan bir fayda göremem.”

    Ebu Talib el-Mekkî k.s. (10. yy):
    “Kim Allah rızası için kardeş olmanın faziletini ve böyle bir sevginin derecesini iyice anlamışsa kardeşinin hallerine sabreder, ona teşekkür eder, yumuşak davranır, verdiği sıkıntılara tahammül eder. Tıpkı kıymetli bir şeyi isteyen kimsenin, onu elde etmek için en değerli şeylerini o uğurda harcaması gerektiği gibi…”

    İmam-ı Rabbanî k.s. (17. yy):
    “Allah Tealâ bu yolun büyüklerine olan muhabbetinizi artırsın. Bu sevgiyi dünya ve ahiret saadetinin sermayesi bilin! Bu sevginizin artması için Allah Tealâ’ya dua edin! Bu sevgi, insanın İslâmiyet’e uymasını kolaylaştırır. Kalbin her an Allah Tealâ ile olması bu sevgi ile elde edilir. Eğer dünyanın bütün sıkıntılarını, karanlıklarını ve lekelerini kalbe doldursalar, bu sevgi varsa, hiç üzülmemelidir. Ümitli olmalıdır. Eğer kalbe dağlar gibi manevi haller ve nurlar yağdırsalar, fakat bu sevgi kıl kadar azalsa, bunları felaket bilmelidir ve istidraç olduğunu anlamalıdır. Buna sıkı yapışın, sonra işinize bakın! Kıymetli ömrü lüzumsuz şeylerle boş yere geçirmeyin.”

    İmam Gazalî rh.a. (11. yy):
    “Dostluk güzel huyun meyvesidir. Ayrılık ise kötü huyun neticesidir. Allah için sevmek ve din uğrunda kardeş olmak, Allah’a yakınlığın en faziletlisi ve ibadetlerin en güzelidir.”

    Mücahid b. Cübeyr k.s. (8. yy):
    “Allah için sevenler güler yüz ve tatlı sözle buluştukları zaman, günahları sonbahar yaprakları gibi dökülür.”

     
     
    Efendimiz’in Dilinden

    Mümin Kalbin Hali

    “Üç şey var ki müslüman bir kimsenin kalbi onlarda hile yapmaz. Bunlar:
    Allah için amelde ihlâslı olmak.
    Önündeki lidere karşı sadık ve samimi davranmak.
    Cemaate sımsıkı sarılmak…
    Şüphesiz müminlerin (birbirlerine yaptıkları) duaları onları destekler.”

    Allah’ın Dostları

    “Kıyamet günü Arş-ı Azam’ın etrafında bir takım insanlar için kürsüler kurulacak. Onların yüzleri ayın ondördü gibi parlayacak. İnsanlar feryat ederken onlar sakin olurlar, insanlar korkarken onlar korkmazlar. Onlar Allah’ın korku ve kederleri olmayan gerçek dostlarıdır.” Bu sözleri üzerine kendisine “Onlar kimler ey Allah Rasulü?” diye sorulunca şöyle cevap verdiler: “Onlar Allah için birbirini sevenlerdir.”

    Allah’ın Sevgisi

    “Allah Tealâ buyuruyor ki: Benim için birbirini seven, birbirini ziyaret eden, birbirine bol bol ihsan eden ve yardımda bulunanlara sevgim hak oldu.”

    İki El Gibi

    “Birbirini Allah için seven iki kardeşin buluşması, biri diğerini yıkayan iki el gibidir. Ne zaman böyle iki mümin bir araya gese, Allah Tealâ birini diğerinden faydalandırır.”
    En Büyük Kötülük “Mümin kişiye kötülük olarak, din kardeşine hakarette bulunması yeter.”
     
    Mehmet IŞIK •  SEMERKAND DERGİSİ
     

    Aşk Çağlayanı Mevlana

     

    Hz.Mevlana: "Bize doğru yolu gösteren, bizi kötülüklerden alıkoyan namaz, beş vakitte kılınır. Hâlbuki âşıklar, daima namazdadırlar. O gönüllerdeki aşk, o başlardaki İlâhî sevgi, ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle geçer gider.”

    İşte, hayatı bir kısır döngü olmaktan kurtaran sır, var ve bir olana kul olmaktır. Hem de aşkla bağlı, coşkun bir kul olmak...

    Biz Aşıklarız, Gel Bize Katıl!

    "Gel, gel! Aramıza katıl! Biz, Hakka gönül vermiş, aşk insanlarıyız. Gel, gel! Bize katıl da Allah için sevgi kapısından içeriye gir..."

    Hz. Mevlâna, anılacak değil, aranacak, özlenecek, yolu gözlenecek bir insandır. Onun yürek güzelliğine, bugün her zamankinden fazla muhtacız. Bu sebeple, sevgi dolu bir gönül arayan günümüz insanı hep ona yöneliyor.

    Maddenin kıskacında ezilmiş olan insanoğlu, ruhuna nefes aldırmak için hep ona başvuruyor. Çünkü maddî havadan çok, manevî hava bozulmuş durumdadır. Manevî havamızı sürekli temizleyen, içimizi her daim aydınlatan güzelleri kim aramaz ki?...
    İşte Mevlâna, yedi asır sonra, hâlâ bu fonksiyonunu icra ediyor. "Gönüllerimizin sultanı" olmaya devamdadır.
    Yedi asırdır süren bu gönül sultanlığı, nasıl olmaktadır?
    İzi, eseri, tesiri bir süre sonra yeryüzünden silinip gidenlere karşılık, Mevlâna'nın kalıcılığını nasıl açıklayacağız?
    Bu dünyada, öldükten yedi gün sonra bile unutulan insanlar vardır.

    Elbette bu hayret ve hayranlık verici eskimezliğin sırrı, İslâm'dadır.
    İslâm'da, yani Allah'a teslim olmakta...

    Hz. Mevlana, yoklukta varlığı bulmuştur. "Maddî ve hayvanı tarafınla yok ol ki, maneviyatta ve hakikatte var olasın." buyurmuş, bu gerçeği de ilk önce kendi nefsine duyurmuştur.

    Bu sebeple o güzel insanda benlik, enaniyet ve büyüklük iddiası asla yoktur. Çünkü sahip olduğu her şeyi Allah'tan bilmiş, varlığı yoklukta bulmuştur. Yüceler Yücesi Allah, o kadar vardır ki bizim varlığımız, o muhteşem muazzam varlık ve birlik önünde yok gibidir.

    "Vücut, güneşin önündeki mum alevi gibidir; bir bakıma yoktur, bir bakıma vardır."

    Öyleyse insana düşen en önemli görev, O'na kul olmaktır. Zira O Yüceler Yücesine kulluk, insanı binlercenin kulu kölesi olmaktan kurtarır.

    Kulluğu Şeref Bilir

    İşte, kulluğu şeref bilen o güzel insanın hayatının özeti:
    "Üç sözden fazla değil; Bütün ömrüm, şu üç söz: Hamdım, piştim, yandım."

    Mevlâna bu sözüyle, olmanın ve olgunlaşmanın yolu olan mukaddes çileyi gösteriyor. Pişip olgunlaşmak için önce ham olduğunu kabul etmek gerek.

    Mevlâna devrin ilimlerinde derinleşmişti, "hocaların hocası" olmuştu. Buna rağmen eksikliğini kabul etti ve kendisini bir gönül yangınına atarak "aşk çağlayanı" oldu.

    Mevlâna gerçeğini bir başka güzel adam, şöyle ifade eder:
    "Biz bu âleme, bir aşk için ah etmeye geldik!"


    Ben Kur’an’ın Kölesiyim

    Mevlâna, özünde kuldur ve dolayısıyla Allah'a bütünüyle teslim olmuştur. Yani Müslüman'dır. Bütün gönlüyle Kur'an-ı Kerim'e bağlıdır. Bunun dışındaki herhangi bir tariften de rahatsızlık, duyacağını ve üzüleceğini açıkça ifade etmiştir:

    "Canım var oldukça ben, Kur'an'ın kulu (emrinde) kölesiyim. Ben Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ayağının tozu toprağıyım.

    "Eğer bir kimse bu sözümden başka bir şey naklederse benden, o kimseden de o sözden de rahatsız olur incinirim!"

    Hz. Mevlâna'nın bu şiirini, eski Millî Eğitim bakanlarından Hasan Ali Yücel, aynı vezinde şöyle tercüme etmiş:

    Can tende var oldukça, kulum Kur'an'a,
    Yol toprağıyım Peygamber-i Zişana
    Hakkımda bunun zıddına söz etse biri,
    Vay bu söze, vay bu böyle diyen insana!...

    Kur'an'a bağlıdır ama Kur'an'ın gösterdiği geniş ufukla da bütün ayrı ve başka dünyaları bilir, gezer, dolaşır. Herkese ve her kesime açıktır:





    "Biz, pergel gibiyiz; bir ayağımız sağlamca Kur'an'ın hükümleri üzerinde durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır."

    Ancak bu yetmiş iki milleti dolaşmak, onları nurundan yararlandırmak maksadıyladır. Manası, kafa ve kalp birikimini herkese sunmak, bütün gönülleri aydınlatmak ve karanlıkta hiç kimse kalmasın diye çırpınmaktır.
    Bu düşünceyle açar sinesini, Allah'ın bütün kullarına. Özellikle de hamları, günahkârları, eksik kalmış olanları arar:
    Maksadı ve Gayesi
    Gel, gel, gel!... Ne olursan ol, gel..." diye çığlık çığlığadır.

    Mevlâna’nın, asıl aradığı, olmaya, imanla dolmaya, olgunlaşmaya muhtaç bulunanlardır. Toplumun olmamışlarıyla uğraşmak zordur. Gönül eğitimciliği, sonsuz bir sabır ve sınırsız bir sevgi ister. Kabaları yontmak, olmamışları oldurmak, solmuşları yeniden ve bir daha asıl renklerine kavuşturmaktır misyonu.

    Yani yaratılış çizgisine getirmek... Kulluk bilincine eriştirmek... Hayatın rehberi olan Kur'an'la ve yaşayan en güzel örnek olan Güzeller Güzeliyle (sav) buluşturmak...
    Mevlâna'nın hedefi, gayesi, maksadı budur.

    Bağlıları Halktandı

    Mevlâna'nın en yakın çevresi, halkın fakir ve esnaf kısmından oluşuyordu. İçlerinde işçi, çiftçi, çoban, kasap, derici, dokuyucu, kâtip, hattat, esnaf olan kimseler vardı.

    Mevlâna daima bu mütevazi insanlarla bulunur, sohbet ederdi. Mevlâna, kalender ve edepli insan yetiştirmenin ve geliştirmenin aşkıyla yanar yakılırdı.

    Yine bir gün bu fakir dostlarıyla samimî bir sohbete dalmışken, onları gören Emîr Kemaleddin, Emîr Pervane'ye dedi ki: "Hz. Pir'in bütün bağlıları halktan insanlar ve esnaf... Nerede bir çulha, bakkal, terzi, kasap varsa onlar geliyorlar."

    Tabiî ki bu tespitin altında, o insanları sıradan ve basit görmek fikri vardı. Mevlâna konuşulanı duymadı, ama anladı. Devlet yöneticisi olan o kişilere dönüp şöyle konuştu:

    "Bizim Mansur'umuz, hallaç (pamuk atıcı) değil midir? Ebu Bekir nessac (bez dokuyucu) değil midir? Bir azizimiz zeccac (camcı) değil midir? Sanatın, marifet-i İlâhiye (Allah'ı tanımaya) ne zararı vardır?"

    Mevlâna, insanın kendi kazandığıyla geçinmesine çok önem verirdi. Zaten peygamberler ve evliya da öyle yapmışlar, kimseye yük olmak istememişlerdir.

    Güzeller Güzeli Efendimiz de çok vakit fakir sahabeyle oturur sohbet ederdi. Ashabını da fakirlerle, yetimlerle, güçsüzlerle beraberliğe ve sohbete teşvik ederdi. Üstelik, "Fakirliğimle iftihar ederim!" diyen de o değil midir?
    Bazı Allah dostları da mektuplarını, "Hadimü'l-Fukara” (Fakirlerin Hizmetçisi) diye imzalamışlardır.

    Peki bütün bu çabaların mükâfatı, ücreti nedir? Sonuçta ne kazanılacaktır? Hz. Mevlâna bunu da çok kısa ve net açıklar:

    "Âşıkların hizmetleri de hizmetlerine karşı aldıkları da Hak Tealâ'dır."

    Maksatların maksadı, hedeflerin hedefi, gayelerin gayesi, Allah'tır. Yegâne Sevgili de O'dur. Hatırına bütün varlığın sevildiği, Sevgililer Sevgilisi, Yüce Yaratıcıdır.

    "Bizim iki cihanda Allah'tan başka sevgilimiz yoktur. O'nun gamından başka hiçbir işimiz de yoktur. Aşk, ruhumun nurudur. Aşk, güzelleri yaratana dalıp, ‘ben' ve 'siz' kavramını idrakler çerçevesinden söküp atmaktır."
    "Aşk odur ki âşık gıdasını, tadını, anne baba ve kardeş sevgisini, evlât muhabbetini, şehvet zevkini ve her türlü lezzetini O'ndan alır."

    "Ey özden habersiz gafil! Sen hâlâ kabukla övünüyorsun. Dikkat et ki sevgilin, canının içindedir. Bedenin özü duygular, duyguların özü de candır. "Sen eğer tenden, duygudan ve candan geçersen hep O'nu bulursun."

    Mevlâna'ya göre O'nu bulmanın ve O'nunla olmanın en mükemmel yolu, namazdır. Namaz, Rabbimizin huzurunda, huzur bulduğumuz muhteşem bir andır. Bu an, hayatımızın bütün anlarını kapsayan bir andır. Dolayısıyla gerçek âşıkların namazı günde beş vakit değildir:

    "Bize doğru yolu gösteren, bizi kötülüklerden alıkoyan namaz, beş vakitte kılınır. Hâlbuki âşıklar, daima namazdadırlar. O gönüllerdeki aşk, o başlardaki İlâhî sevgi, ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle geçer gider.”

    '"Beni az ziyaret et!' sözü, âşıklara göre değildir. Gerçek âşıkların canları pek susuzdur. 'Beni az ziyaret et!' sözü balıklara uyar mı? Onların canları, deniz olmadıkça yaşayabilir mi? Bu denizin suyu pek korkunçtur, ama balıkların mahmurluğuna göre bir yudumcuktur.”
    "Bir an için ayrı düşmek, âşıka bir sene gibi gelir."
    Gerçekten âşık bir kul, Yüceler Yücesinden uzaklığa katlanabilir mi?

    Cevabını Hz. Mevlâna şöyle veriyor: "Allah'ım, senin ayrılığından daha acı bir şey yoktur. Sana sığınmaktan gayri hareket, boş yere dönüp dolaşmak ve kördüğüm olmaktan başka bir şey değildir."

    İşte, hayatı bir kısır döngü olmaktan kurtaran sır, var ve bir olana kul olmaktır. Hem de aşkla bağlı, coşkun bir kul olmak...

    Tıpkı Mevlâna gibi kulluğundan duyduğu huzuru, mutluluğu, neşeyi bütün âleme haykırarak ilân etmek...
    "Ben kul oldum, kul oldum. Kulluk vazifemi lâyıkıyla eda edemediğim için mahcubiyetimden başımı önüme eğdim.”

    Her köle, azat edilince sevinir, mesrur olur.
    Ben ise sana köleliğim devam ettikçe sevinir, şad olurum.

    Allah Sevgisi

    Azat kabul etmez bir kul olmayı istiyor Mevlâna. Çünkü Rabbini çok seviyor. O sevgi öyle güzel, öyle özel, öyle tatlı ki...
    "Sevgiden acılar tatlılaşır. Bakırlar altınlaşır sevgiden. Sevgiden tortular saflaşır. Dertler derman olur sevgiden.
    Ölü, sevgiden dirilir.
    Şah, sevgiden köle edilir.
    Allah'a karşı bu sevgi ilimdendir.
    Saçma sapan biri, böyle bir tahta nasıl kurulur?
    Eksik bir ilim nasıl doğurur bu aşkı?
    Eksik ilimden, eksik bir aşk doğar maddeye karşı.
    Öyleyse muhabbet ve aşkı sadece Allah'ın vasfı bil.
    Ey aziz! Korku, Allah'ın vasfı olamaz.
    Havf ve haşyet, kulun vasfı ve en mühim meziyetlerindendir.
    Mademki (Kur'an'da) 'yuhibbunehu'yu okuyorsun,
    'Yuhibbuhüm' ile de istediğine yaklaşırsın."

    Cenab-ı Hak, Maide Suresinde, "Allah onları sever (Yuhibbuhu), onlar da Allah'ı severler (yuhibbuhüm)." buyurur.

    Allah sevgisi müthiş bir iksirdir; inkarcıyı bir anda mümin yapar, mümini bir anda arif edip irfan mertebesine çıkarır. Allah sevgisi olan kalpten şek ve şüphe silinir, yerine tam bir iman gelir.

    Gönül, sevginin yeridir. Maddî varlığımızda ikilik olabilir ama sevginin makamı olan gönülde iki sevgiye yer yoktur:

    "Senin elinin, gözünün, ayağının iki oluşu doğrudur; fakat gönül ve sevgilinin iki olması hatadır. Sevgili bir bahanedir; asıl sevgili Allah'tır."