kulluğum's profileHavf ve Reca dengesinde ...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
4/29/2008 KALPDEN ÇIKANLAR KALBLERE TESİREDER.Kitâb, altın bir kafes, ilm içinde kuşdur,
kafesi satın alan, kuşa mâlik olmuşdur.
Sarıl kitâblara ki, kalbin nûr ile dolsun, önce okuyacağın, Kur’ân-ı kerîm olsun! ![]() Bir delikanlı işsiz kalmış ve iş aramaya gitmiş.... Ağanın yanına git, bahçesi sulanacak demişler. Ağanın yanında bu gence iş vermişler, su taşıması için ip-kova ve omuzuna da taşıması için sopa vermişler. İşe başlamış... Şans buya, kovanın biri sağlam biri delik... Sağlam kova hiç su akıtmıyor, delikli kovanın yarısı yolda boşalıyor, yarım kova su geliyor. Bu, iki sene sürmüş böyle. Sağlam kova, delikli kovaya meydan okumaya, hakaret etmeye başlamış. Sen zaten ne işe yararsın, yine bende iş var, bir damla suyu zayi etmeden getiriyorum diyor. Senin getirdiğinin yarısı boşa gidiyor, sen hep yarım adamsın, yarım olarak getiriyorsun diyor. Artık delikli kovanın canına tak etmiş... Sucubaşına diyor ki; -yeter bu kadar, bu sağlam kovadan uğradığım hakaretler artık yeter, her gün tafra, tafra, hakaret, diyor. Ben buna dayanamıyorum, ya kır beni, yada yama, ne yaparsan yap, yeter ki sağlam olayım... Sucu çocuk; "öylemi" diyor, ozaman bugün su taşımayalım da beraber bir gezelim diyor. Gitmişler dereye.... buradan bahçeye kadar gidelim demiş. O zaman tabi yollar dar. Yolda gelirken demiş ki delikli kovaya, sen hep omzumun sağ tarafındaydın, ötekide sol taraftaydı. Şu yolun iki tarafına bak demiş. Senden akan sulardan ne güzel güller, yeşillikler, bitkiler büyüdü ama öteki taraf kupkuru. Bir taraf kuru, bir taraf mükemmel, hayat. İşte kibirli insanlar dolu kovaya benzer, fakat etrafa bir damla faydaları olmaz. Diyor ki; Senin gibi delikli kovanın, hem kendine faydası var, hem bana faydalı, hem de toprağa faydası var. Güller yetişti senin geçtiğin yerlerde... Hangisi olmak istersin, ondan mı, bundan mı? O da; Biraz daha delsen iyi olur galiba demiş... Onun için, kibirli insanların hiç faydası yoktur. Bir insan kibirli mi, değil mi faydasından belli olur. Eğer dağıtmıyorsa, vermiyorsa o dolu kova gibi etrafa faydası olmayandır, işe yaramaz. Eğer eli açıksa (yani kovanın delikleri varsa) tamamdır, herkese faydalı olur, etrafında çiçekler yetişir.. Muvaffak olamamak iki sebeple olur; Kibir ve israf. Büyük bir zât buyuruyor ki; Eğer biri gelse dese ki, iğne ile uludağ toz hale gelebilir... inanın, olabilir deyin... fakat biri, kalbinden kibrin tamamı gider derse, inanmayın. Kibir böyle kötü bir ahlaktır. Çünki, yapıştırma falan değil, hücrelerin içine geçmiştir. Bu kibrin çıkması, temizlenmesi mümkün olmadığına göre.... çare nedir..? neyapmak lazımdır..?
Kötü huylu birinin bir bağçesi varmış. Bağçesinin kenarlarına, insanlara zarar versin diye diken dikmiş. Zamanla dikenler büyümüş, bağçenin dışına taşmış. İnsanlar da geçecek başka yer olmadığından, oradan geçiyorlar ve her taraflarına diken batıyormuş. Dayanamamışlar, amca bu dikenler çok fena, ne olur bunları kes demişler. O da; size ne, bağçe benim demiş. Onlar da valiye gitmişler, olanları anlatıp, adamı şikayet etmişler. Vali de adamı çağırmış, insanlar rahatsız oluyorlar, dikenleri kes demiş. Adam yine, bağçe benim demiş. Vali de; bağçe seninse, millet de benim, bağlayın bunu atın hapse, dövün demiş. Adam hapse götürülürken beni valiye götürün demiş. Valiye geri getirmişler, vali bey, siz haklısınız, ben yanlış yaptım demiş ve doğru bahçesine gitmiş. Dikenler okadar büyümüş ve kök salmışki, temizlemek mümkün değil,.. daha evvel temizlenmesi lazımdı... fakat çare yok, temizlenecek.. valinin emri var.. kartlaşmış dikenleri keserken, dikenler batmış ve adam ölmüş... Peki ne yapması gerekirdi? Bunu anlatan zât diyor ki; (Ahlakı bu kadar kök salarsa, ölür, fakat o ahlakla gider). O ağaçların aşı olması lazımdı, o köklerin üzerinde dikenler yerine güller açabilirdi... yani bir mürşid-i kamile gitmesi lazımdı ve o mübarek zât aşı yapacaktı, sonra o aynı köklerden güller, sümbüller, çiçekler açacaktı, meyveler yetişecekti. Madem ki bu kötü ahlak kök salmış, yapacağımız şey mürşid-i kamile gidip, onun vereceği ahlakla ahlaklanmaktır, yani aşı yaptırmaktır. Aşı tutar fakat bu aşıyı yapabilen mütehassısa gitmek lazım, sahtelerine gidilmez, fayda yerine zarar olur. Hakikisi bulunamazsa kitablarına müracaat edilir. Bir mübarek zâttan faydalanmanın iki ana şartı vardır. Birincisi, velinin silsilesi, Resulullaha (sallallahü aleyhi vesellem) kadar belli olmalıdır. Resulullah efendimiz, feyzin kaynağıdır. Feyz, Allah sevgisi demektir. Onun kalbindeki feyzler bütün kainata her an devamlı olarak gelir. Ama almak ayrı bir meseledir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi vesellem Allah sevgisinin havuzudur, orada çeşitli musluklar vardır, ama kaynak aynıdır, hepsi ehl-i sünnetdir. Yani silsile belli olmalıdır. İkinci şart, dinini öğrendiği zâttan zerrenin zerresinin zerresi şüphesi olmayacak. Feyzi, yani Allah sevgisini veren, şuna vereyim, buna vereyim diye ayırmaz, uygun olmayanlarda feyz almağa devam eder, fakat aldığı feyz birikir birikir, aynı şeker hastasına şeker zarar verdiği gibi, düşmanlığa dönüşür. İlk düşmanlık, arkadaşlarına olur, sonra hocasına kadar düşmanlığı olabilir. Çok tehlikelidir bu. Onun için, bu tehlikeden kurtulmak için, Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin buyurduğu gibi, aklımı bıraktım ve kurtuldum demeliyiz. Birleşik kaplar gibi, mü’minler bir araya geldiği zaman istese de istemese de Allah sevgisi mutlaka kalbden kalbe geçer. Ancak, üç kişi bundan istifade edemez. Birincisi; kafir, ikincisi; hocasını inkar eden, üçüncücü; hocasını imtihan eden. Bunların kalbine aşk, muhabbet giremez, kalbleri kararır. Bunlar etrafına zarar verir. Hatta kabirlerinden bile zulmet gelir, onun için Peygamber efendimiz ilk zamanlar eshab-ı kirama kabir ziyaretini yasak etmişti, daha sonra müslümanlarda vefat ettikten sonra serbest bırakıldı. Kitab okurkende çok dikkat etmeliyiz. Kitabın içindekilerden daha çok yazarı mühimdir. Kalbden çıkanlar kalblere tesir eder. İtikadı bozuk olan insanların yazdığı kitabları okuyanlar, yazarından etkilenip itikadı bozulabilir. Büyükler, pis borudan şifa gelmez buyuruyorlar, vücudumuzun gıdasını almakta dikkat ettiğimiz gibi ruhumuzun gıdasını almaktada dikkat etmeliyiz, hatta daha çok dikkatli olmalıyız. Ruhun gıdası ilimdir, dindir, ibadetlerdir. Bedene bozuk gıda alan ölür, fakat ruha bozuk gıda alan imanını kaybeder. Yemeğin nasılki temiz olmasına dikkat ediyorsak, okuyacağımız kitabıda iyi seçmeliyiz. Yazan, yazdığından önemlidir. Huzurpınarı ailesinin muhterem üyelerinin, Cuma gününü tebrik ederiz, müstecâb dualarınızı istirham ederiz efendim.
ali zeki osmanağaoğlu
Ey kalbi islâm ile yanan, sevdiğim, gençler!
Bütün islâmiyyetden, size nümûnedir bu! İlm ile ma’rifetdir, hep içindekiler, Hakîkaten bulunmaz eşsiz hazînedir bu! En büyük âlimlerin, en büyük velîlerin,
En meşhûr sîmaların, en ulvî gönüllerin, Âleme ışık tutan, hayât sunan ellerin, Kalem ve kalblerinden, sızan bir katredir bu! Resûlullahın yolu, hakîkî müslimânlık,
Ve her iki cihânda, aranılan sultânlık, Sulhda her an çalışan, harblerde kahramanlık, Gösteren ceddimizden, bize emânetdir bu! Her kelimesi huccet, ilmdir her cümlesi,
Dinle budur hakîkî, islâmiyyetin sesi. Kalbden pasları siler ve artdırır hevesi, İşte başlı başına, bir islâmiyyetdir bu! İlmsiz birşey olmaz, ilm herşeye başdır,
karanlık yollarda o, en azîz arkadaşdır. Ondan sâdık dost olmaz, ondan vefâlı yâr yok, herşeyde zarar olsa, onda aslâ zarar yok. İlm, ucsuz bucaksız, bir ummânı andırır, ilmden başka herşey, insanı usandırır. Nasıl kıymetli olmaz, Allah onu övüyor, bak! Nebî-yi muhterem, bir hadîsde ne diyor: Ara, her yerde ilmi, o yer ister Çin olsun! İlm öğrenmek farzdır, her mü’min için olsun. Bak! Alî-yülmürtezâ, ne diyor dinlesene, (Köle olurum, bana bir harfi öğretene). Âlimler, islamı, yıkılmakdan kurtarır, âlimler yer yüzünde, zıll-i sıfâtullahdır. Mürekkeb-i ulemâ, azîzdir hattâ şundan: fî sebîlillah akan, şehîdlerin kanından. Çünki, cihâd-ı ekber, ancak ilmle olur, dâreynde, ilmi ile, âmil olan kurtulur. Âlim, zâhidden üstün, zühd, ilmin altındadır, âlimler, âhıretde, nebîler yanındadır. Dime! Cihânda âlim, kalmadı, belki vardır, aç gözünü, kalbinden zulmet perdesin kaldır! Bu dînin âlimleri, hadîsle övüldüler, Benî isrâ’îldeki nebîler gibidirler. Âlimlerin bir sözü, yıllarca, bâkî kalır, insanı en alçakdan, bâlâlara kaldırır. Şimdi âlim bulmak zor, o hâlde ne yapmalı? âsâr-ı ulemâyı, durmadan okumalı! Kitâb, altun bir kafes, ilm içinde kuşdur, kafesi satın alan, kuşa mâlik olmuşdur. Sarıl kitâblara ki, kalbin nûr ile dolsun, önce okuyacağın, Kur’ân-ı kerîm olsun! Sonra, kıymetli eser, Buhârî ve Müslimdir, ba’dehu Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânîdir. Tesavvuf ile fıkh, burada vaslolmuşdur, öyle bir âlimdir bu, hadîsle övülmüşdür. Hârikalar menba’ı, hiç duyulmıyan sözler, asrlarca çözülmez, mu’ammâ mes’eleler. Hepsi Mektûbâtda ve tercemesinde vardır, onsuz kurtuluş zordur, onsuz ilm, noksandır. Eshâb-ı kirâm risâlesi de, gör, ne iyi, oku! Güzel anla da, takdîr et sahâbeyi. Mektûbât tercemesi, ebedî se’âdetdir, le-hül-hamd her yerde var, temâmı bil, üç cilddir. İbni Âbidîne bak, bir deryâ ki, sonsuzdur! hanefîde en büyük fıkh kitâbı budur. Gör, İhyâ-ül-ulûmu, Kimyâ-ı se’âdeti, Gazâlîyi yâdından çıkarmazsın ebedî. Riyâdunnâsıhîni okuyunca anlarsın, Muhammed Rebhâmîye, ne büyük âlim dersin. Şeyhul-ekber, Geylânî, öğren Behâ’eddîni, böyle zâtlar korumuş, yıkılmakdan bu dîni. Mevâhib, her eserde, adı geçen kitâbdır, Resûl-i müctebâyı, uzun uzun anlatır. menkıbeler pınarı, Çihâr-ı yâr-ı güzîn, İhtiyâcı çok ona, kararan kalbimizin. Merâkıl-felâh ve Mevkûfât kıymetlidir, Mecmû’a-yı zühdiyye, sana çok şey öğretir. Ma’rifetnâmeyi gör, İbrâhîm Hakkıyı bil, çok oku Birgivîyi, sanma fâideli değil. Terceme-i hâlleri, tanınmış Evliyânın, içinde anlatılmış, Reşehât, Nefehâtın. Berekât-ı Ahmedî, Mu’cizât-ül-Enbiyâ, ne güzel yazılmışdır, Hadîka-tül-Evliyâ. Dürr-i yektâyı da gör, hem Umdetül-islâmı, Miftâhul-Cenneti, ey oğul ilmihâlini. Râbıta risâlesi, tesavvufu bildirir, musannifi (esseyyid Velî Abdülhakîm)dir. Dahâ nice kitâb var, denizde inci bunlar, Rahmet-i Hakda olsun, her birini yazanlar. Bizlerden selâm eyle, yâ Rabbî, sen onlara, kolaylık ver onların yolunda olanlara!. 4/28/2008 SABIR İMTİHANIHayat bir fırsat ve ganimettir. Harcandığında bir daha ele geçmez. Boşa gitmemesi, pişmanlıkla bitmemesi için sabır gerekir. Kurtulmanın tek çaresi sabretmektir. Kişi, ilk olarak gayeye ermek ve ibadet edebilmek için tahammül göstermelidir. İbadet nefs için büyük bir zahmet ve ağırlıktır. Kişi, nefsinin karşı çıkışına ve ibadet lezzetine varamamış olanların hallerine uymayıp, kötü emsali örnek almayıp sabretmesi lazım gelir. Zira sabır kulluğun birinci basamağıdır. İkinci olarak, fedakârlık isteyen taat ve ibadete riya ve gösterişin katılmamaya da sabretmek gerekir. Riya gibi, gösteriş gibi, ihlâssızlık gibi ibadeti bâtıl eden hallerden kurtulmak için yine sabır gereklidir. Üçüncü olarak, sıkıntı, güçlük ve musibetlerle dolu dünya hayatına sabır lazımdır. Dünyanın kendisi beladır. Allah için olmayan bir dünya hayatı musibettir. Seni Allah’a götürmeyen dünya, nimet değil musibettir. İnsan hayatı boyunca türlü meşakkatlere katlanır. Afetler, hırsızlıklar, uğradığı hakaret ve haksızlıklar... Çocukların, akrabaların ölümü, işlerin bozulması, iflâslar vs, vs... Türlü türlü musibetler yani. Fakat bütün bunlar üzücü olmakla beraber, Allah yolunda perde değildir. Kulluk için bir imtihandır ve bunlara sabretmek lazım gelir. Allah Tealâ’nın sevgili kulları, en çok da peygamberleri sıkıntı çekmiştir. Daha sonra veliler, daha sonra da alimler bundan nasibini almıştır. Sıkıntı çekmek ahiret için olunca müminin sermayesidir, olgunluğuna sebeptir. Dünyanın kadr ü kıymete değmediğini anlamaya vesiledir. Rabb-i Zülcelâl bir ayet-i kerimede buyuruyor: “And olsun ki, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihana çekileceksiniz.” (Âl-i İmran, 186). İmtihanının içine çeşit çeşit belalar, musibetler, dünya hayatının gidişatı... Kısaca acı tatlı bütün haller girer. Bütün bunlar ibadetten geri kalmak için değil, aksine yüzü Allah’a çevirmek için, onunla irtibatlı olmak birer vesiledir. Sen yüzünü Allah’a çevirir, kulluk etmek istersin. Ama arkadaşların seni kötü alışkanlıklara, nefsin lezzetlerine çevirmeye çalışır. Dünya sana musallat olur. Bir bakarsın işlerin yolunda, dünyanın zevki sefası seni çağırır. Bir bakarsın hayat taş taşımaktan ağır hale gelmiş, içinden çıkılmaz işler olmuş... Ne olursa olsun, dünyanın da, hayatın da, bizim de sahibimiz Allah. Öyleyse dünyanın zevkine de ezasına da sabredip, kulluk etmeye devam edeceğiz. Kıyamette yaptıklarımız ortaya çıkar. Gençken ölen bir kimse, yaptığı hatalara karşılık: “Henüz çok gençtim, hayatın tadına varamamıştım..” der. Ama kendisine denilir ki: “Yusuf Aleyhisselam kadar genç ve güzel mi idin, insanların nefsî ve şehevî duygularına onun kadar muhatap mı oldun?” Öyle değil tabii ki... Bazıları da: “Öyle fakirdim ki, geçim sıkıntısından ibadet edemedim. Eğer rızkım bol olsaydı, daha iyi kulluk ederdim.” der. Ona da denilir ki: “İsa Aleyhisselam kadar fakir miydin? O bir gün barınmak için mağaraya girdi, oradaki ceylan dile gelerek: ‘Ey Allah’ın Nebisi, Allah bu mağarayı bana mesken kıldı. Sizin mekânınız evlerinizdir.’ deyince oradan da ayrıldı. Taşı yastık yaptı, toprağı yatak, semayı yorgan yaptı, yattı. Lanetli şeytan gelip ‘Ya İsa sende mi dünyaya meylettin, yastık olarak taşı kullanıyorsun!’ deyince, o taşı da kaldırıp şeytana fırlattı ve bir daha yastık da kullanmadı. Dünyadan ayrıldığında ondan geriye kalan bir iğne ve bir ibrik idi. Sen bu kadar fakir miydin?” Zenginler huzura getirilir ve onlar da der ki: “Yarabbi sen bize o kadar çok dünya malı verdin ki, biz bunlarla uğraşmaktan ibadet ve taate zaman bulamadık.” Onlara da şöyle denir: “Siz Süleyman Aleyhisselam kadar zengin miydiniz? Ne kadar zengin olursa olsun, sabah namazını kıldıktan sonra düşkünlerin yanına gider, onlarla otururdu. Dünya malı ne kadar arttıysa da o bununla meşgul olmadı.” Mal-mülk, zenginlik-fakirlik, güzellik-gençlik insanı eğriltmez. Eğrilik kişinin içindedir. Bu yüzden insan bir an önce içini doğrultmaya çalışmalıdır. Bunun için de Mevlâna Hazretleri’nin söylediği gibi: Güzel ve kalıcı bir dövmeyle süslenmek isteyen kişinin, dövmecinin iğnesine sabretmesi gerekir. Kalplerimize nurun, güzelliğin nakşedilmesi de sabırladır. Mehmet Ildırar ne demisler Sabır acıdır,meyvesi tatlıdır... ben BÖYLE OLMAMALIYDIM...!!!
4/26/2008 KULLUĞUM SULTANLIĞIMDIR.Hatırlıyorum, bir tanıdığım, "Niçin namaz kılıyorsun?" diye sormuştu da, hemen cevap vermek yerine, başka bir soru ile mukabele etmiştim: "İlletini mi öğrenmek istiyorsun, hikmetini mi?"
Şaşırmış, "Bu da ne demek oluyor?" demişti. Şöyle bir açıklama yapmıştım: "İllet, hakiki sebep, demektir. Hikmet ise, gözetilen fayda ve menfaat." "Şu hâlde illeti nedir?" "İlahî emirdir, ben namazı sadece emredildiği için kılıyorum." "Ya hikmeti..?" "Saymakla bitmez. Ben, hemen aklıma gelenleri söyleyeyim. Namaz, her şeyden önce, cehennem ateşinin kalkanı, kabir azabının siperi ve cennet kapılarının anahtarıdır. Ebedî saadet, onun sonsuza uzanan bir meyvesidir. "Namaz, kalbe gıda, ruha şifa, bedene sıhhat, vicdana ölçü, akla istikamet, iradeye kuvvet ve duygulara intizam verir. "Namaz, hayatı disiplin altına alır, günahtan korur, manevî kirleri temizler. Ruh, onunla nefes alır, huzur bulur, sükûna erer, Rabbine yönelir. Manevî yükselişin merdivenidir namaz, bütün ibadetlerin özüdür. "Ancak, bunların hiçbiri olmasaydı bile, ben namazımı yine kılacaktım. Çünkü, faydalar teşvik edici olabilir, fakat asla hakikî sebep olamazlar. Onlar, önce istenilmez, belki sonra verilir." O zaman söyleyemedim, dostuma şunları da söylemek isterdim: "Namaz, imanımın ifadesidir, âcizliğimin, zayıflığımın, çaresizliğimin, kısacası, kulluğumun itirafıdır. "Namaz, gözümün nuru, gönlümün göz bebeğidir. Dünyam onunla aydınlandı, hakikati onun ışığıyla gördüm, diğer varlıkların ibadetlerini onun ilhamıyla bildim. "Secdedeki zilletimde izzetimi bulmuşum. Allaha baş eğişim, başkasına baş eğmeyeceğime dair yeminimdir. Alnım yeri öperken, ruhum da beni sayısız nimetlerle yaşatan rahmet elini öpmektedir. "Namazda ben âlem olurum, âlem de ben olur. Yüce divanda kâinatın sözcülüğünü ederim. Dilsiz varlıklar, benim dilimde dile gelir. "Seccade tahtım, secde saltanatım... ve kulluğum sultanlığımdır." Ömer Seviçgül "KULLUĞUM SULTANLIĞIMDIR" Kitabından bir alıntı ŞAHSİ BİR HASTALIK: RİYA -- GÖSTERİŞ(ÇEPEÇEVRE SARMIŞ BÜTÜN BENLİĞİMİZİ)Başta hadis-i şerifler olmak üzere, ehemmiyetine binâen üzerinde sıklıkla durulan ve muhtelif birçok dini eserlerde “Gizli şirk” vasfına layık görülen riyâ; toplumsal hastalıktan öte şahsî bir hastalık olarak kişilerin ibâdet-ü taâtını yiyip bitiren veya etkisiz bırakan, daha ilerisi; “şirk” illetiyle sonlandırabilecek kadar tehlikeli olan kalbî bir hastalık…
Kabaca bir tasnifle; İlim, Amel ve İhlâs’dan müteşekkil olan ve İslâm şerîatının, “İhlâs” mefhumunu menfî yönde ziyadesiyle etkileyen, bir Müslüman için hiç şüphesiz en tehlikeli muhteviyâtın ana caddesi ve şirkin mukaddimesi mesabesindeki riyânın def edilmesi, hadis-i şerifte “Efdalü’z-zikri lâ ilâhe illAllah” (1) şeklinde zikrin en faziletlisi olarak bildirilen kelime-i tevhid’e ve kalbî zikre çokça devam etmekle mümkündür. Riyâ öyle bir haldir ki; çoğu zaman kişinin, ibadetlerinin içine sarkıp sızan bu tehlikeyi fark etmesi mümkün olmayabilir. Bunu fark edip erken tedavi yoluna gidebilmek için, Peygamberi Zîşân Efendimiz(s.a.v)'in model ahlakını takınma gayretinde olmak, Allâh dostlarıyla bolca beraber olup eser ve hayatlarını okumak en etkili ilaçlardandır. İlâhî emir ve yasakların gâyesi zikr-i ilâhi olduğuna ve başka niyetlerin bu gâye dışında olduğu bilindiğine göre, bu amaca ulaşmada yegâne engellerden olan riyânın def’ine, Allah Teâlâ’nın zikrini, heybet ve ta’zim yoluyla gönülde tazeleyerek yardımcı olunmaldır. Kezâ yine topluluğun bulunduğu yerlerde, Mevlâyı Zülcelâl’in ismi zikredildiğinde veya buna benzer bir hâlin zuhuru esnasında; ağlamak, yerlere kapanmak vb. gibi şeyler tasavvûf erbâbınca hoş karşılanmamış ve şiddetle kaçınılması tavsiye olunmuştur. Zirâ onun bu hali; “Nefsinin azgınlığına ve gizli bir kibir üzere olduğuna delildir” denilmiştir. Bu konuda Salâhuddîn ibn Mevlânâ Sirâcüddîn Hazretleri “Böyle bir şahsın etvâr-ı mezkûresini istihsân (anlatılan bu tavırlarını, zikir esnasındaki ağlayıp sızlamalarını hoş ve güzel görmek), büyük günah ve vebâl teşkil eder. Bu gibi ahvâle şâhid olmaktan kaçınınız, hazer ediniz (sakınınız)!” buyurmuşlardır. Riyâ Olmadığı Halde Riyâ Zannedilen Haller Bir gün Hz.Ebû Bekir(r.a.), Hz. Hanzala(r.a.)’ın; - “Hanzala münafık oldu” dediğini gördü ve: - “SübhânAllah, sen neler söylüyorsun?” diye sordu. Hz. Hanzala(r.a): -“Hz. Peygamberimiz (s.a.v)'in huzurunda olduğumuz sırada bize cennet ve cehennemden söz edilir, sanki gözlerimizle görmüş gibi oluruz. Oradan ayrılıp çoluk çocuğumuza, bağ bahçemize karışınca çoklukla unutup gidiyoruz.” dedi. Hz. Ebû Bekir(r.a.)’da -“Allâh’a yemin olsun ben de aynı şeyi hissediyorum” dedi ve beraberce Alemlerin Efendisi’ne vardılar ve durumu açıkladırlar. Peygamberimiz(s.a.v): -“Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun siz, benim yanımdaki hali dışarda da devam ettirip (cennet ve cehennemi) hatırlama işini koruyabilseniz, melekler sizinle yataklarınızda, yollarda müsafaha ederdi. Fakat ey Hanzala, bazan öyle bazan böyle olması normaldir” buyurdular. (2) Bu konuda Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî Hazretleri buyurur ki: “İnsan arasıra gece namazı kılan kimseler arasında gecesini geçirir. Bunlardan bir kısmı gece yarısına, bir kısmı sabaha kadar, bir kısmı da gecenin bir bölümünü ibadetle geçirir. Böyle bir adam eğer kendi evinde bulunmuş olsaydı, gece ibâdetini kısa kesecekti. Fakat ibadet edeni görünce onlara tabi olmaya heves eder ve normal âdetinden daha fazla ibadet eder veya gece ibadeti hiç âdeti değilken, onların arasında bulunduğu için kalkar ibâdet ederse veya aynı şekilde onlarla beraber heveslenip nafile oruç tutarsa, tuttuğu oruç gösteriş için olduğundan, tutmaması ve onlara uymaması gerektiği zannedilir.
Gerçekte öyle değildir. Bunun açıklaması vardır. Çünkü bütün mü’minler, Allâh’a ibâdet etmeyi, gündüz oruç tutup gece namaz kılmayı ister. Ancak karşısına bazı engeller çıkar. Şehvetine tâbi olur, gaflete düşer ve bu ibâdetleri yapamazlar. Fakat başkalarının gafletten uyanıp ibâdet ettiklerini görünce, kendiside gafletten uyanır veya bazı yerlerde ibâdetine engel olan şeyler ortadan kalkar, hevesi fazlalaşır, böylece de ibadete başlar.” “İnsanlardan bir kısmı, gösteriş karışık korkusu ile ameli terk etmişlerdir. Bu düşünce yanlıştır. Çünkü zaten şeytanın istediği de bu olduğundan, şeytana uymuş olur.” (4) *** İnsanları riyâ denen uçuruma yuvarlayan üç sebep vardır: 1- Övülme arzusu 2- Başkaları tarafından kınanma ve kötülenme korkusu. 3- Maddi menfaat temin etme, şan, şöhret, makam ve mevkî elde etme hırsı. İşte riyâ denilen manevî hastalıkların öldürücü mikropları öz olarak bunlardır. *** Kişinin kendisine mahsus ibâdetlerine riyanın karışma sebepleri farklıdır. Bunlar: 1- İbadete başlamadan evvel riyâ niyetinin bizzat olmasıdır ki, bu ibâdet yalnızca günah olacağı için başlanılması tavsiye edilmez. 2- İbâdete Allâh rızâsı için başladıktan sonra bu riyâ halinin zuhûr etmesidir ki, bu hal kişiye musallat olduğunda ibadeti bırakması tavsiye olunmaz. Bizzat devam etmeli, kalbî marazını (hastalığını) tedavi yoluna gitmelidir. Bunun en güzel yolu da kalbî zikirle bolca meşgul olmaktır. Yine benzer olarak ibâdete ihlâs ile başladıktan sonra bu halin musallat olmasıdır ki, bu durumda şeytanın “Sen bu ibadeti nasılsa gösteriş için yapıyorsun” gibi vazgeçirme vesveselerine kulak asmayıp, o ibâdeti ihlâsa döndürmeye çalışmalıdır. “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da, âhirette de iyilik ver. Bizi (cehennemin) ateş azâbından koru.” (5) TEFEKKÜR NOTLARI • İhlâs yok ise, iflâs mukadderdir.
• Bir İslâm âlimi, “Nefs, su yılanına benzer. Sopaladıkça dikilir” diyor. Çare, leyleklerin yılanlara yaptığı gibi, önce (korunarak) yükselmek ve nefs-i emmâreyi oradan bırakıp omurgasını kırmaktır. DİPNOTLAR 4/23/2008 Peygamber Efendimiz'in Bir Günü.
Normal bir ömür yaşamış herhangi bir insanın hayatından yirmi dört saatlik kısa bir dilimi, yani ‘bir gün’ü anlatmak, o kişiyi tanıtma adına ciddi yetersizlikler taşır. Zira yaşanan günlerin hemen hiç biri diğeriyle aynı değildir. Hele o kişi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi, — gökler ötesi âlemle sürekli irtibat halinde, — manen sürekli yükselen, — her biri ayrı bir heyecan verici ve hayatı yeniden inşa edici vahiyler alan, — bütün insanlığın dertlerine derman olmakla görevlendirilmiş, — her yönü hikmet dolu bir aile reisliği yapan, — can dostlarının yanı sıra azılı düşmanları da olan, — yüzü daha çok ahirete dönük, — engin bir ibadet hayatı yaşayan, — geçmiş ve gelecek insanlar arasında bütün güzelliklerde zirveyi tutan, müstesna bir zat ise ve konu kısa sayılabilecek bir makale çerçevesinde ele alınacaksa, iş daha da zorlaşacaktır. Ancak Efendimiz’in hayatı hemen her günü ile tesbit edildiğinden ötürü bu zorluk kısmen hafiflemektedir. Okuyucu O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer günlerini de bildiğinden ötürü kolay bir şekilde irtibat kurabilir ve bir bütünlük elde edebilir. Günü belli dilimlere ayırarak, aynı günde olmazsa bile, o zaman diliminde genellikle işlenen fiilleri, sahih kaynaklar ışığında ele alarak konuyu işlemeye gayret ettik. Asr-ı Saadet ve sonraki dönemlerde günler daha çok cami etrafında ve namaz merkezli geçtiğinden, günü namaz vakitlerinin sayısınca beşe böldük. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve o çizgide gidenlerin hayatında gecenin ayrı bir önemi olduğundan onu da ayrı bir dilim olarak ekledik. Sabah Yeryüzünde günlük hayat sabah gün doğmadan başlar. Şebnemlerin oluşmasından, tomurcukların açılmasına; kuşların ötüşünden, nesimin esmesine varıncaya kadar hemen bütün varlık kendilerine mahsus dilleriyle gün doğmadan külli bir zikir halkasına otururlar. Zira bu saatler baharın başlangıcına, insanın rahm-ı madere düştüğü döneme, yer ve göklerin altı günlük yaratılış serencamesinin birinci gününe benzer, onları hatırlatır ve onlardaki şuunât-ı İlahiyeyi ihtar eder. İnsan da, diğer varlıkların cibillî bir şekilde kurmuş olduğu zikir halkasına, şuurlu bir şekilde iştirak eder ve başta namaz olmak üzere değişik zikir ve aktivitelerle güne başlar. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de güne sabah namazı ile başlardı. Bilindiği gibi Medine’de çok sade ve mütevazı olan hane-i saadetleri mescidin avlusunun bir tarafını oluşturuyordu.1 Âmâ bir sahabi olan Abdullah b. Ümmi Mektum’un okuduğu ezanla sabah namazının vakti girer,2 Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) odasında sünneti kılar ve farzı kıldırmak üzere mescide çıkardı. Mescide gelemeyecek kadar ciddi mazeretleri olanlar dışında, Medine’de bulunan bütün Müslümanlar her farz namazı Efendimiz’in arkasında kılmaya gayret ederlerdi. Namazdan sonra her gün, güneş belli bir yüksekliğe çıkıncaya kadar önce tesbihatını ve o vakte ait mutad evradını yapar, sonra yüzünü ashabına dönerek bağdaş kurar ve ashabıyla sohbet ederdi. Bu sohbetler sırasında gündelik konulardan, tarihi hatıralara, rüya tabirlerinden, imana hizmet konularına, sorulara cevap vermekten, sıkıntısı olanların sıkıntısını gidermeye varıncaya kadar beşeriyetin gereği olan birçok mesele konuşuluyordu. Yani ibadet halkasından hemen sonra tam bir ilim ve irfan halkası kuruluyordu.3 Bu ilim ve irfan halkasının her gün kurulduğu şu olaydan anlaşılmaktadır: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onları te’dip etme ve sonrakilere de bu konuda yapılması gerekeni ders verme adına, yaklaşık bir ay hanımlarıyla konuşmama kararı aldığı günün sabah namazını kılar kılmaz, mutad olan sohbeti yapmadan hemen Meşrübe adı verilen cumbaya çekilmişti. Başta Hz. Ömer (r.a.) olmak üzere bütün sahabe önemli bir şey olduğunu anlamışlardı. Gerçekten de bazı ayetlerin nazil olmasına sebebiyet veren Îlâ Hadisesi vuku bulmuştu. Öyle anlaşılıyor ki bundan önce sabah sohbetleri hiç terk edilmemişti. On yılı aşkın bir süre, her günün en verimli vaktinde ve en az bir saat süren “Peygamber Sohbeti” kişiye neler kazandırır, her halde onu ancak yaşayanlar bilir. Bazı rivayetler Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kuşluk vaktine kadar mescitte oturmaya devam ettiği ve Kuşluk Namazını kıldıktan sonra ayrıldığına işaret etmektedir. Nitekim bunu tavsiye eden bir hadisi şerifte şu ifadeler bulunmaktadır: “Kim sabah namazını kıldıktan sonra yerinde bekler ve iki rekât kuşluk namazı kılıncaya kadar sadece hayırlı şeyler konuşursa, denizin köpüğü kadar hataları olsa bile af olur.”4 Bu sohbetler sırasında bazen ashabın gördüğü rüyaların da tabir edildiğine işaret etmiştik. Efendimiz namazdan sonra “Müjdeleyici (rüya) gören var mı?” diye sorar ashap da gördükleri rüyaları anlatırlardı. Bu konuyu ve gördüğü rüyayı Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle anlatıyor: "Hz. Peygamber'in sağlığında ashaptan birisi bir rüya görünce, onu Hz. Peygamber'e anlatırdı. Ben de bir rüya görmeyi ve Allah Resulüne anlatmayı çok arzu ederdim. O sırada gencecik bir delikanlıydım ve mescitte uyurdum. Bir gün, şöyle bir rüya gördüm: İki melek beni yakalayarak Cehenneme götürdüler. Cehennem, kuyu duvarı gibi taşla örülmüş olarak görünüyordu. İki boynuz gibi iki yanı vardı. Burada, kendilerini yakından tanıdığım kimseler de vardı. O anda "Cehennem'den Allah'a sığınırım!" demeye başladım. Bu sırada yanımıza başka bir melek gelerek bana, "Korkma, sen buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve endişe yoktur." dedi. Bu rüyayı gören, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tı. O, her yönüyle babasıyla atbaşı giden bir insandı. Düşünün ki, babasından sonra onu, hem de o günün insanları, başlarında halife görmek istiyorlardı. Eğer Hz. Ömer bizzat mani olup "Bir evden bir kurban yeter!" demeseydi, belki de ümmet onu halife seçecekti. O, hem bir ilim okyanusu hem de takva ve zühdün zirvesinde bir insandı. Abdullah (r.a.) şöyle devam ediyor: "Bu rüyamı Hz. Peygamber'in hanımı olan ablam Hafsa'ya anlattım. O da Efendimiz’e anlatınca şöyle buyurmuş: "Abdullah ne iyi insandır; keşke gecenin bir kısmında kalkıp da ibadet etmeyi âdet edinseydi!" Zira cehennem şeklinde onun nazarına arz edilen, berzah azabına ait bir tablodur. O tabloyla gösterilen azaba maruz kalmamanın tek yolu ise, gecenin ibadetle aydınlatılmasıdır. Abdullah'ın kölesi Salim, "bu olaydan sonra Abdullah, az bir kısmı hariç, geceleri uyumazdı," der.5 Kuşluk namazı kılındıktan sonra oradan bir yere gidilmeyecekse Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) eve döner ve evde yiyecek bir şey olup olmadığını sorardı. Şayet yiyecek bir şey varsa kahvaltı yapar yoksa “öyle ise oruçluyum”6 der o günü oruçlu geçirirdi. “Bir şey var” denildiği zamanlarda var olan şey genelde süt, hurma, bir kaç dilim kuru arpa ekmeği vb. şeylerdi. Yani evlerinde ne bulurlarsa onu yerler, yemekler arasında ayırım yapmazlardı. O’nun yemeğinden söz eden hanımları ve arkadaşları şu sözleri kullanırlar: — Medine’ye hicretinden vefatına kadar Allah Resulünün ailesi üç gün arka arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmadı. — Bazen açlıktan karnına taş bağladığı olurdu. — Hane-i saadette en çok yenilen-içilen iki şey vardı:Hurma ve su. — “Ben Allah’ın kölesiyim ve köle gibi yemek yerim” der dizleri üstüne oturarak yerdi.7 — Acıkmadan yemez ve doymadan kalkardı. Bu ve benzeri ifadelerden şunu anlıyoruz: Efendimiz’in hayatında yemek işi, günümüzde olduğu gibi hayatın merkezinde yer almıyor, gündelik hayat yemek öğünlerine göre şekillenmiyor, yemek için fazla zaman harcanmıyor, yemek olmadığı zaman problem yapılmıyor, mükellef sofralar kurulmuyor, sohbetlerde sürekli yemek çeşitlerinden söz edilmiyor, daha güzel bir yemek için kilometrelerce yol kat’ edilmiyordu. Durum böyle olunca da, günümüzün tam aksine, diğer önemli şeylere daha çok vakit ve para ayrılıyordu. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) öğleden önce bir süre dinlenirdi. Bilindiği gibi insanın biyolojik yapısı uykuya ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmıştır. Durup dinlenmeden faaliyet gösteren beden, bir süre sonra enerjisini yitirip yıpranmakta ve değişik hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Onun için kişinin geceleri uyuyup dinlenmesi vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Ancak, gece ibadet ve benzeri faaliyetlerle uğraşıldığı için yeterince dinlenememek, iş yoğunluğu ve stresten ötürü dikkatin dağılması ve bedenin yorulması ve sıcak iklim şartlarından ötürü, bir de gündüz uyuyup dinlenme söz konusudur. İslamî, literatürde buna kaylûle denilmektedir. Türkçemizde buna öğle uykusu veya öğle öncesi uyku demek mümkündür. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bu saatlerde bir süre dinlenmeyi tavsiye etmesinin yanı sıra, bir nevi âdet haline getirmiş olmasından ötürü, kaylûle sünnet olarak kabul edilmiştir. İbn Abbas'ın rivayet ettiği hadiste Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), "gündüz orucuna sahur yemeğiyle, gece ibadetine ise öğle uykusuyla (kaylûle) yardımcı olun!"8 derken, Enes b. Malik'in rivayet ettiği hadiste ise annesi Ümmü Süleym'in, hemen her gün, evinde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) için bir sergi serdiği ve Efendimiz'in orada kaylûle yaptığı aktarılmaktadır.9 Günlük hayatlarında öğle uykusuna mutlaka yer veren sahabe-i kiram ise, cuma günleri, cuma namazı kılındıktan sonra, diğer günlerde ise, öğleden önce, dinlendiklerini özellikle vurgulamaktadırlar.10 Diğer bir hadiste ise kaylûlenin, fıtrata uygun bir ahlak (alışkanlık) olduğu ifade edilmiştir.11
Öğle Öğle zamanı, bir yılla kıyaslandığında yaz mevsiminin ortasına, insan ömrüyle kıyaslandığında gençliğin kemaline, dünyanın ömrü ile kıyaslandığında dünyada insanın yaradılış devrine benzer ve onlardaki rahmet tecellilerinin nimetlerini hatırlatır. Öğle, gündüzün kemale erip zevale meylettiği, günlük işlerin belli bir seviyeye getirildiği, iş yoğunluğundan uzaklaşarak kısa bir dinlenmeğe ihtiyaç duyulduğu, fâni dünyanın geçici ve ağır işlerinin verdiği gaflet ve yorgunluktan ruhun teneffüse ihtiyaç hissettiği bir andır. İnsan ruhu, bu sıkıcı atmosferden kurtulmak, Yüce Rabbinin huzuruna çıkıp el bağlayarak nimetlerine şükür ve hamd edip yardım dilemek, celal ve azametine karşı rükû ve secde ile aczini ortaya koymak üzere öğle namazını kılmaya büyük bir heves ve ihtiyaç duyar. Hele bu namaz Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in arkasında kılınacaksa… Evet, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), büyük bir iştiyakla camiye koşan ashabına gün ortasında öğle namazını kıldırırdı. Eğer o gün haftanın Cuma günü ise bambaşka bir coşku ile yani bayram havasında namaza hazırlanılırdı. Tırnaklar kesilir, banyo yapılır, yeni elbiseler giyilir, kokular sürülür, her günden daha erken camiye gidilir, Efendimiz’in hutbesine kulak verilir ve ardından da namaz kılınırdı. Özellikle bu namaza çocuk ve kadınlar diğer vakitlere nazaran daha çok iştirak ederlerdi. Kaynaklarımızda düzenli bir şekilde yenilen öğle yemeğinden söz edilmemektedir. Fıtır sadakası veya bazı keffaretlerin miktarı belirlenirken günde iki öğün üzerinden hesaplanması gösteriyor ki, sabah ve akşam yemeklerine ek olarak üçüncü bir öğün bulanmamaktadır. Böylece, sabah kahvaltısını sahurda yiyen kişinin günlerini ne kadar kolay bir şekilde oruçlu geçirebileceği de daha iyi anlaşılmaktadır. Aslında günümüzde de iki öğünle yetinmek hem zaman kazanma, hem bütçe dengeleri, hem de sağlık açısından tavsiyeye şayan olmanın ötesinde uyulması gereken bir sünnettir. Elbette şeker hastalığı vb. durumlar bundan istisna edilir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) zaman zaman ashabına ziyaretlerde bulunur, gündelik meşgalelerini deruhte eder, devlet başkanı olarak kamuyu ilgilendiren işlere bakar, nazil olan ayetleri vahiy kâtiplerine yazdırır, hemen yerine getirilmesi gereken emirler varsa bunları bir münadi vasıtasıyla halka duyurur ve gelen misafirlerle ilgilenirdi. Mesela hicretin sekizinci yılından itibaren yoğun bir elçiler ziyareti yaşanmıştır. Günün bir bölümü bu elçileri karşılama, ağırlama, soru ve isteklerine cevap verme ve uğurlama ile geçmekteydi. Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde yaşayan kabileler, Müslüman olmak veya Müslüman olduklarını bildirmek ve kabul ettikleri İslâm Dini'nin esaslarını öğrenmek üzere, Peygamber Efendimiz’e heyetler gönderiyorlardı. Bunların sayısı 70'i aşmaktadır. İlk heyet, Hevâzin Kabilesi'nden Hicretin 8'inci yılında gelmişti. Son heyet ise, Yemen'deki Neha’ Kabilesi'nden, Hicretin 10’nuncu yılı Şevval ayında gelen heyettir. Söz konusu heyetlerin çoğu, hicretin 9'uncu yılında geldiğinden bu yıla "senetü'l-vüfûd" (elçiler yılı) denilmiştir. Peygamber Efendimiz, kendisine gelen bu heyetlerle bizzat ilgilenir, onlara ikramda bulunur, her kabilenin hâline ve âdetlerine göre onlarla konuşurdu. Ayrılırken de uygun hediyeler verir, Müslümanlığı öğretmek üzere onlara öğretmenler, mürşitler gönderirdi. O mürşitlere: “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, korkutup nefret ettirmeyin”12 diye tenbihte bulunurdu. Necran Hıristiyanları da gelen heyetlerden biriydi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara mescidinde ibadet etme imkânı vermiş ve İslam’ı kabul etmeyen bu heyetle bir antlaşma yaparak geri göndermiştir. İkindi İkindi vakti, yıl içinde güz mevsimine, insan ömründe ihtiyarlık vaktine, peygamberlik silsilesinde son Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in saadet asrına benzer. Günlük işlerin sona ermeye başladığı, gün içinde mazhar olduğumuz sağlık, selâmet ve hayırlı hizmet gibi İlahî nimetlerin meyvesinin alındığı zamandır. Güneşin batmaya yüz tutması ile de insan, dünyada bir misafir olduğunu, her şeyin geçici olduğunu anlar. İşte bu zaman diliminde, ebediyet isteyen, ebed için yaratılan ve ayrılıktan acı duyan insan ruhu, ikindi namazını kılarak Allah’a münacât eder, zevalsiz ve nihayetsiz rahmetine iltica eder, hesapsız nimetlerine karşı şükür ve hamd eder. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu namaza, Kur’ân’ın işareti (Bakara, 2/238) ile adeta ayrı bir değer verir ve Hz. Bilâl’in yanık sesiyle ashabını camiye davet ederdi. İkindi vakti mü’mini koruma-kollama ile görevli gece ve gündüz meleklerinin nöbet devir anlarından biri olduğu bilindiği için de, namaz sonrası tesbihat daha uzun tutulurdu. Nitekim bir hadis-i şerifte konu şu şekilde anlatılmaktadır: “Gece bir grup, gündüz de bir grup melek yanınızda olurlar. Bunlar sabah ve ikindi namazları vaktinde bir araya gelir ve nöbet değişimi yaparlar. Rableri namaz kılmış kullarının hallerini en iyi bildiği halde, yine o meleklere: “Kullarımı ne halde bıraktınız?” diye sorar. Onlar da: ‘Biz onları namaz kılar halde bıraktık ve yanlarına da namaz kılarken varmıştık’, derler.”13 Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) çok mütevazı bir hayat yaşıyordu. Evde pek hizmetçi bulundurulmadığından, ev halkından biri olarak, yapılacak işlerin hemen tamamına iştirak ediyor ve hanımlarına yardımcı oluyordu. Mesela: Herkes bir iş görürken, O da iştirak ederek, onlarla beraber olmaya çalışır; ayakkabılarını tamir eder, elbisesini yamar, koyun sağar, hayvanlara yem verir, ortalığı süpürür, vs.14 Efendimiz’in pek terk etmediği bir âdeti vardı: Her ikindi namazından sonra hanımlarını dolaşır, onların hal ve hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını tespit ederdi. Akşam da sıra hangi hanımında ise, o hanımının odasında diğer bütün hanımları da toplanır, sohbet ederlerdi. Sonra da herkes kendi hücresine çekilirdi. Bu mutad ziyaretlerinde Evzâc-ı Tâhiratın her biri yanlarında bulunanlardan Efendimiz’e ikram ederlerdi.15 Akşam Akşam vakti, güz mevsiminin sonunda pek çok canlının ölmesine benzer şekilde, hem insanın bir gün vefat edeceğini, hem de kıyametin başlangıcında dünyanın harap olacağını ihtar eder. Böyle bir anda insan ruhu, şu önemli işleri yapan Zat’ın dergâhına durmayı, "Allahü Ekber" diyerek fani olan her şeyden el çekip O’na hamd etmeyi, O’nu tesbih etmeyi, büyüklüğünü bir daha haykırmayı şiddetle arzu eder. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu arzu ile çoğu zaman güneşin batmasından önce akşam namazını beklemeye başlar, ezan okunur okunmaz hemen Yüce Divan’a dururdu. Farz namazdan sonra “Evvâbin” adıyla bilinen 2–6 rekât namaz kılar ve bunu tavsiye ederdi.16 Yukarıda işaret ettiğimiz gibi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) akşam namazından sonra o gün hangi hanımının yanında kalacaksa diğer ev halkı oraya toplanır ve aile sohbeti başlardı. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in aile yuvası, hem sağlığında hem de ahirete intikal ettikten sonra ilmî faaliyetlerin hiç duraksamadan devam ettiği bir ortam olmuştur. Zira Efendimiz’in vefatından sonra hanımları bu ilim faaliyetini daha geniş bir halkaya açarak devam ettirmişledir. İslam dininin genel olarak pek çok hükmünün yanında, özellikle kadınlarla ilgili bazı özel hükümlerin öğrenilip aktarılmasında ve öğretilmesinde Efendimiz’in aile hayatının büyük fonksiyonu olmuştur. Özellikle bu ‘akşam sohbetleri’nin rolü küçümsenemez. Adeta bir mektep gibi işleyen akşam sohbetleri, Hz. Aişe validemiz başta olmak üzere, birçok eşsiz âlimin yetişmesine beşiklik etmiştir. Tabii sadece ilmî bahisler konuşulmuyordu; farklı çevre, kültür ve karaktere sahip ev halkı arasında ciddi bir muhabbet oluşuyor, birbirlerini daha iyi tanıyor, risâlet görevinin tatlı ağırlığını Efendimiz’le beraber azaltmaya gayret ediyor, zaman zaman şakalaşıyor.. kısacası mutlu bir ailede olması gereken ortamı sağlıyorlardı. Yatsı Yatsı vaktinde karanlık her tarafı kaplar, gündüz görünen şeyler adeta yokluğa gömülür, sanki vefat etmiş insanın geriye kalan eşyası da arkasından vefat edip unutulur. İmtihan için verilen dünya hayatının bütünüyle sona erdiğinin bir göstergesi gibidir. Adeta mutlak tasarruf sahibi olan Allah’ın yüceliği, ülfet perdesine sık sık gömülen insanoğluna bir daha gösterilmektedir. Çünkü Allah (c.c.) gece ile gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti bir kitabın sayfaları gibi kolaylıkla çevirir, yazar, bozar, değiştirir. İşte aciz, zaif, muhtaç ve geleceği karanlık gören insan bu vakitte yatsı namazını kılarak, her şeye gücü yeten ve gerçek bir dost olan Allah’a yönelir, dayanır ve sığınır. Onu unutan ve karanlığa gömülen dünyayı, o da unutup, dertlerini dergâh-ı rahmete döker. Ayrıca ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya dalmadan önce son ibadetini yapıp, günlük hesap defterini güzelliklerle kapatmak ister. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de ashabına yatsı namazını kıldırır ve önemli bir durum olmazsa,17 kimseyle konuşmadan dinlenmeye çekilirdi. Uyumaya geçmeden önce dua ederdi. Bilindiği gibi O’nun hayatında dua pek büyük bir yere sahipti. Günün her saatine dağılan duaları hakkında özel kitaplar yazılmıştır. Zira dua Kur’ân’ın ifadesiyle insanlığın değer ölçüsüdür. Hz. Aişe validemiz, O’nun yatmadan önce yaptığı dua ve uygulamayı şu şekilde anlatmaktadır: “Allah Resulü her gece yatağına girdiğinde iki elini birleştirir, onlara üfler, İhlâs, Felak ve Nas sûrelerini okur, sonra da başından başlayarak, vücudunda ulaşabildiği he yere elini sürer ve bunu üç defa tekrar ederdi.”18 Elbette bu konuda başka tavsiye ve uygulamaları da bulunmaktadır. Mesela Hz. Ali (ra) şunu rivayet etmektedir: “Allah Resulü bana ve Fatıma’ya şu tavsiyede bulundu: Yatağınıza girdiğinizde 33 defa ‘Allahu Ekber’, 33 defa ‘sübhanellah’, 33 defa (bir rivayette 34) ‘elhamdulillah’ deyin.” Hz. Ali o günden sonra bunu hiç terk etmediğini söyleyince, bir zat “Sıffin günü de mi?“ dedi, o “evet o gün bile…” cevabını verdi.”19 Yine önemli bir iş olmazsa gece pek dışarı çıkmazdı. Ancak bazı gecelerde dışarı çıktığına dair rivayetler de bulunmaktadır. Bir misal vermekle yetiniyoruz: Bir gece Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'e uğrayan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Ebû Bekir'in çok sessiz, Hz. Ömer'in ise sesli Kur'an okuduklarını görmüştü. Sabah onlarla karşılaştığında durumu aktararak Hz. Ebû Bekir’e sesini biraz yükseltmesini, Hz. Ömer’e de biraz alçaltmasını söylemişti. Ebû Davud'un meşhur şerhlerinden olan Bezlu'l-Mechud'da konu, tasavvufî bir edayla şöyle izah edilmektedir: Hz. Ebû Bekir'e şühûd ve cemal hali galip olduğundan "duyurmak istediğim (Allah) duyuyor"; Hz. Ömer'e celâl ve heybet hali galip olduğundan, "uykusu derinleşmemiş olanları uyandırıyor ve gaflet getiren vesvesesiyle birlikte Şeytanı kovuyorum," cevabını verdiler. Hz. Ebû Bekir'in hali cem', Hz. Ömer'in hali ise fark idi. Ama en mükemmel hal, Hz. Peygamber'in hali olan cem'u'l-cem'dir. Hazık bir ruh ve kalp doktoru, yüce mertebelere ulaştırıcı şefkat ve merhamet timsali olan Efendimiz, Hz. Ebû Bekir'e biraz sesini yükseltmesini emretti. Böylece, hem etrafta duyanlar yararlanmış olur, hem de ona galip olan ve masivayi yakıp yok eden tevhid halinden cem' ve şuhûd haline geçmiş olur, böylece vahdet eşyanın kesretini örtmemiş, yaratıklar da yaratana perde olmamış olur. Bu Efendimiz’in, ulaştırmakla görevli olduğu evliya-yı izamın mertebesidir. Hz. Ömer'e de biraz sesini azaltmasını emretti. Böylece namaz kılıp Kur'an okuyan diğer kimselerin dikkati dağılmamış olacağı gibi, özürlerinden ötürü uyuyanlar da rahatsız edilmemiş olur. Ayrıca Hz. Peygamber bu ifadesiyle Hz. Ömer'e, biraz sessiz okuyarak, erbabı nazarında ibadetin tadı, itaatin özü olan münacattan mahrum kalmamasını da emretmiş ve mizacını ta'dil etmiş oluyordu.20 Gece Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı hatırlatarak insan ruhunun Allah’ın rahmetine ne kadar muhtaç olduğunu hatırlatır. Dolayısıyla gece kılınacak teheccüd namazı, kabir gecesinde ve berzah karanlığında önümüzü ve evimizi aydınlatacak vazgeçilmez ışık kaynağımız olacaktır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günün son dilimi olan gecelerini de engin bir ibadetle geçirmekteydi. Tafsilatını ilgili eserlere havale ederek Hz. Aişe validemizin bir birini tamamlayan şu müşahedelerini nakletmek istiyoruz: "Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), gece ayakları şişene kadar namaz kılardı. Kendisine, "Ey Allah’ın Resulü! Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır (Fetih, 48/2). Buna rağmen ibadet konusunda niye kendini bu kadar zorluyorsun?" denilince, "Ben Allah'ın bu mağfiretine karşı şükreden bir kul olmayayım mı?" cevabını verirdi."21 Tabiinin büyüklerinden Atâ b. Rebah bir gün Hz. Aişe'ye, "Allah Resulü’nün sizi hayrette bırakan bir halini bize anlatır mısınız?" diye istekte bulununca, Hz. Aişe, “O'nun hangi hali hayrette bırakmıyordu ki?” dedi ve ekledi: "Bir gece odama geldi. Benimle yatağıma girdi. Sonra "Müsade edersen Rabb’ime kulluk edeyim..." dedi. Kalktı, abdestini yeniledi ve namaza durdu. Kıyamda öyle ağladı ki, gözyaşları göğsüne damlıyordu. Rükû’a varınca orada da uzun uzun ağladı. Secdede bu hal devam etti. Ağlaması, sabah namazı için haber vermeye gelen Hz. Bilal’in seslenmesine kadar sürdü. "Ya Resûlallah!" dedim, "Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiği halde niçin bu kadar ağlıyorsun?" Şöyle dedi: "Şükr eden bir kul olmayayım mı? Hem nasıl ağlamayayım ki, bu gece Allah bana şu ayetleri inzal buyurdu: ‘Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette akl-i selim sahipleri için ibret verici deliller vardır. Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: "Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateş azabından koru! Rabbimiz, Sen birini ateşe attın mı, onu perişan etmişsindir. Zalimlerin yardımcısı yoktur. Rabbimiz, biz "Rabbinize iman edin!" diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen inandık. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, iyilerle beraber canımızı al! Rabbimiz bize, elçilerine vaat ettiğini ver, kıyamet günü bizi yüzüstü bırakıp rezil etme. Zira Sen verdiğin sözden caymazsın.’ (Al-i İmran, 3/190–194) Sonra, ‘Bu ayetleri okuyup da uzun uzun tefekkür etmeyenin vay haline,’ dedi.”22 Allah Resulü, Teheccüd namazından sonra bir süre dinlenir ve müezzinin nidasıyla sabah namazına kalkardı. Hz. Bilal imsakten önce ezan okur ve halkı hem sahur hem de teheccüde kaldırırdı. Hz. Abdullah b. Ümmi Mektum ise imsak vaktinin başlamasıyla ezan okur ve sabah namazının girdiğini bildirirdi.
Netice Kâinatın Efendisinin günlük hayatı çok değişik yönleriyle ele alınabilir. Ancak ne şekilde ele alınırsa alınsın, her yönüyle bütün insanlığa ışık olacak uygulama, tanzim ve sözlerle karşılaşılacaktır. Günlük hayatın adeta kâbusa dönüştüğü bir dönemde, Efendimiz’in günlük hayatını tetkik eden ve kendisine dersler çıkaranlara ne mutlu.
RASULULLAH'IN(S.A.V)BİR GÜNÜ(MUTLAKA OKUYUN)
Hiç merak ettik mi acaba, canımızdan çok sevdiğimiz Hz. Peygamber (sav) Ağlayan küçük kızı evine götürdü. Ağlayan KÜÇÜK KIZI evine götürdü
Akşam vaktiydi. Gündüzün yakıcı sıcağı, yerini serin rüzgârlara bırakmıştı. Küçük bir kız çocuğu ağlıyordu, Medine’nin akşama bürünmüş alacakaranlıklı yollarında...
Korkuyla burkulan yüreğinden, yalnızlığın damlaları düştü küçük avuçlarına. Ağlayan küçük çocuğu gördü İki Cihan’ın Güneşi Peygamberimiz (sas). Şefkat dünyasına küçük yavrunun acısı düştü. Hemen yanına gitti. Merhametle kuşatıp, sevgiyle saran bakışlarıyla sordu: “Niçin ağlıyorsun yavrum?” Çocuk ağlama sebebini anlattı: “Ev sahibim bana un almam için iki gümüş vermişti, kaybettim!” Belli ki küçük kız hizmetçiydi. Kaybettiği paralardan dolayı kendisine kızılacağını veya dövüleceğini sanmakta, eve gitmeye korktuğu için de ağlamaktaydı. Peygamberimizin o gün, on gümüş parası vardı. Bunlardan dördü ile sabah kendisine bir gömlek satın almıştı. Tam evine gelmişti ki, bir fakir kapıda gömleğini beğenip istemişti. Peygamberimiz (sas) de yeni aldığı gömleği o fakire vermişti. Geri dönüp, dört gümüşe kendisine bir gömlek daha almıştı. Düşündü, geride iki gümüşü daha vardı. Kızın kaybettiği kadardı hem de... Küçük kıza: “Ağlama yavrum!” diyerek iki gümüşü yalnızlığın soğukluğu hissedilen küçük avucuna koydu. Çocuğun ağlaması yine durmamıştı. Bu defa da geç kaldığı için eve gitmeye korkuyor, dövülme endişesi yaşıyordu. Çocuğun halini anlayan Peygamberimiz, küçük kızın elinden tuttu ve onu evine götürdü. Kapıda ev sahibine selam verdi. Kapı açılmıyordu. Selamı tekrarladı. Kapı ancak üçüncü selamdan sonra açılmıştı. Peygamberimiz ev sahibine sordu: “Selamımı duymadınız mı?” Ev sahibi dedi: “Duyduk, ama selamınızın artması ve sesinizi daha çok duymak için açmadık.” Ev sahipleri akşamüstü kapılarında Peygamber’i görünce şaşırmışlardı. Bu ne büyük mutluluktu! Bu ne büyük bir sevinçti! Sevinçten şaşkın ev sahibine, Peygamberimiz çocuğu göstererek buyurdu: “Geç kaldığı için korkuyor. Sakın onu dövmeyin!” Ev sahibi, sevincin verdiği şaşkınlığı üzerinden atarak karşılık verdi Sevgili Peygamber’ine: “Ey Allah’ın Resulü, evimizi şereflendirmenize vesile olan bu kızı, şahit olun ki, azat ediyorum.” Peygamberimiz o kadar sevindi ki, ellerini açtı, Allah’a şükretti: “Ya Rab, verdiğin bu on gümüş ne bereketliymiş! Hem beni ve bir yoksulu giydirdin, hem de bir esiri hürriyetine kavuşturdun...” (İbn-i Kesir, Şemailü’r-Resul, s.78)
4/22/2008 SEN ONUN KALBİNİ Mİ YARDIN?
Ey gönüllerimizin eşsiz Sahibi,Sultanım,Efendim.
BARİ SEN AĞLAMA ÇOCUK.
BİR KALBE DOKUNMAK.![]() ![]() Bir elin hissediş hikâyesidir, bu satırlar… Gözler ellere takılır önce… Hüzünlü yüzüyle karşılıklı bakışmadadır eller… Anlar ki, orada yüzlerce kalp beklemektedir…Ve yumruk olur eller ağırlığıyla yükün, yere doğru eğilir. Yapabileceği çok şey vardır ellerin ve hissetmesi gereken paha biçilmez duygular… Bir kalbe dokunmak gereklidir şimdi… Boşuna değildir, hiçbir şey… Ve hiçbir şey kalplere giden yoldan daha anlamlı değildir. Yalnızca farkına varmak gerekir. Bir dokunuş, on parmağın ve de bir yüreğin yapabileceği şeylerdir. Ve bir eldir, şimdi yollarda olan… Bir kalbe dokunmaktır sevincinin adı… Tek isteği, sonu olan kâinatı aşmaktır, ulaşmaktır sonsuzluğa… Ve bunu bilir ki, kalpleri hissederek yapacaktır. Bir tabela vardır yolun başında, “Dokunmak nedir?” yazılıdır. Ve dokunmak, kalplere giden yolda anlatılacaktır. Muhtaç olan her kalbe uzanmaktır, dokunmak… El olmaktır, yüreklere serpilen sevinç tohumlarını taşıyan… Bir yetimin saçını okşamaktır. Bir tas çorbansa içtiğin şu dünyada, onu da paylaşmaktır. Ve dokunmak, yardım eli olmaktır… Tebessümünse tek servetin, onu da cömertçe sunmaktır… Dokunmak… Keşfetmektir, sevgiye aç olan kalpleri… Dokunmak… Aç olan karınların, ekmek kokulu sevgisidir. Bayramlarda beklenen bir parça etin rüyasıdır dokunmak… Kulluğun en anlamlı hikâyesidir. Ve bir lütuf değil, vazifedir dokunmak… Sonsuzluğa açılan sevap kapısıdır. Allah’a olan merdivenindeki adımındır, dokunmak.. Sonra şükrün sırası gelir… Ve son söz, duâlarla söylenir. Dokunmayı nasip eden Yaratana, vesîle olan her şey için hamd gereklidir… Kolay yoldan âhiret azığı, belki de buna denilmektedir. Ve hiç durmaksızın, el olmanın kıymeti bilinmelidir. Ve dokunmak, sevaplarla dolu bir hikâyeyi cennette dinlemektir… alıntı 4/19/2008 DİLE GÜLL KOYMAKK...!!!![]() ![]() Konuşmasından anlaşılır insan -Güzel konuşmasından Kalpten kalbe yol vardır derler.Bunu biraz daha değiştirerek söylersek: ~Dilden kalbe yol vardır~ Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Onlar asla kalp kırmaz. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar. Katı kalpli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Olur olmaz yerde kelâm eder, ya baş kırar, ya da göz çıkarır. -Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır denmiş, derler. Ne kadar doğru. En öfkeli olduğumuz anlarda bile yüreğimizdeki karanlığı gündüz aydınlığına çevirir güzel bir söz. Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı -Söz ola ahulu aşı, Yağ ile bal ede bir söz. diyor Yunus. Elbette öyledir. En karamsar anları bile cennet iklimine çevirir, alımlı ve iç açıcı bir söz. Bu sebepten, güzel ve nazik konuşan insanların pek düşmanları olmaz çevrelerinde. Bazen bilmeden açtıkları yaralar olur elbet gönüllerde.Lâkin o yarayı dudaklarından akan bal gibi kelimelerle bir anda iyileştirirler. Asla başka bir zamana bırakmazlar açtıkları yaraları, oluşturdukları çizikleri. Acı konuşan insan böyle mi? Dil yayından karşıdakine fırlattıkları kırıcı söz oku, paramparça eder muhatabın yüreğini. Onlar dönüp bakmazlar bile. Kırdıkları kalbin çırpınışları ve yanaklardan sızan damlaları görmezlikten gelip, dönüp giderler.. Bak bu hususta Hz. Ömer ne diyor:Ey Kâbe seni bin sefer yıksam yine yapabilirim. Ama kırık bir kalbi asla! İşte bu derece zor durumda olan bir kırık kalp eğer onarılırsa sen artık Halkın sevgili kullarından olduğuna inanabilirsin. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle diyor, Nebiler Nebisi: Gerçek mümin, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir. . İşte dost! Tatlı dil ve acı dil arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark gibidir. Sen diline ister gül koy, istersen bal ve gönüllere cennet asa bir iklim ör. İstersen kor koy, başkalarını alev alev yak. Tercih senin...( Konuşmasından anlaşılır insan -Güzel konuşmasından Kalpten kalbe yol vardır derler.Bunu biraz daha değiştirerek söylersek: ~Dilden kalbe yol vardır~ Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Onlar asla kalp kırmaz. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar. Katı kalpli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Olur olmaz yerde kelâm eder, ya baş kırar, ya da göz çıkarır. -Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır denmiş, derler. Ne kadar doğru. En öfkeli olduğumuz anlarda bile yüreğimizdeki karanlığı gündüz aydınlığına çevirir güzel bir söz. Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı -Söz ola ahulu aşı, Yağ ile bal ede bir söz. diyor Yunus. Elbette öyledir. En karamsar anları bile cennet iklimine çevirir, alımlı ve iç açıcı bir söz. Bu sebepten, güzel ve nazik konuşan insanların pek düşmanları olmaz çevrelerinde. Bazen bilmeden açtıkları yaralar olur elbet gönüllerde.Lâkin o yarayı dudaklarından akan bal gibi kelimelerle bir anda iyileştirirler. Asla başka bir zamana bırakmazlar açtıkları yaraları, oluşturdukları çizikleri. Acı konuşan insan böyle mi? Dil yayından karşıdakine fırlattıkları kırıcı söz oku, paramparça eder muhatabın yüreğini. Onlar dönüp bakmazlar bile. Kırdıkları kalbin çırpınışları ve yanaklardan sızan damlaları görmezlikten gelip, dönüp giderler.. Bak bu hususta Hz. Ömer ne diyor:Ey Kâbe seni bin sefer yıksam yine yapabilirim. Ama kırık bir kalbi asla! İşte bu derece zor durumda olan bir kırık kalp eğer onarılırsa sen artık Halkın sevgili kullarından olduğuna inanabilirsin. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle diyor, Nebiler Nebisi: Gerçek mümin, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir. . İşte dost! Tatlı dil ve acı dil arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark gibidir. Sen diline ister gül koy, istersen bal ve gönüllere cennet asa bir iklim ör. İstersen kor koy, başkalarını alev alev yak. Tercih senin... 4/16/2008 EYYY AĞLAMAK UNUTTUK SENİ !!!!!!![]() ![]() ![]() ![]() Esasen bu konu, içi boş sözle değil; ancak göz denen nimetin akıttığı bengisu ile anlatılabilir! Ve yaşadığımız Dünya düzeni, materyalizm, kapitalizm; insanın tüm manevi değerlerini, ananelerini, kalbini ve ruhunu ziru zeber etmiş. Ne kibarlık, ne hassasiyet ve dahi duygulu olmak gibi nitelikler; zamanla deforme olarak yerlerini çıkarcılık, pragmatizm ve eyyamcılıga, hatta hayyamcılık gibi melanetlere terketmiş. Her şey, ağırlığı ve hacmi kadar kıymet buluyor, maddi zevk ve materyalist değerden başka ölçüler geçerli kabul edilmiyor günümüzün modern dünyasında. Haya-günah tanımayan bu ortamda, gözyaşı dökmek, ayıp sayılan bir-iki şeyin başında yer almakta... Bunca zulüm ve perişanlığın, anasını ağlattığı kimseler, bir şekilde ağlama hürriyetini kullanmaya kalksa, alay konusu olacaktır eminim: “Erkekler ağlamaz gardaşım!” “Şuna bak hele karılar gibi ağlıyor.” Sanki günümüzdeki kadınlar, özellikle erkeklerle beraber çalışan, okuyan bayanlar sadece ağlama hakkına sahipmiş gibi... Televizyon programları komedi ağırlıklı; hem de en sulu ve cıvık cinsinden. Müstehcenlik de komedinin ayrılmaz ikizi. Filmler, diziler, stand-up ve talk showlar hep güldürme ve eğlendirme amaçlı sözde etkinlikler. Magazin programları ve Televole’ler en çok prim alan programlar. Tabii, komedyenler de heykelleri dikilmesi gereken büyük sanatçılar... Uçağa binmekten korkan ve ölümü de o yüzden olan bir aktörün filmi, hem de aynı kanalda belki yüzyetmiş sekiz kez seyirci önüne konulabiliyorsa, bunun paranoyayla ilgili olduğunu düşünmek gerekir; egemen güçler tarafından pompalanan toplumsal paranoya... Ağlamayı şöyle sağa alın, gülmeleri bile samimiyetsiz bu "kocakarıda". Sahte, yapmacık, formalite icabı ve rol gereği. Güldürmeler de tuzu biberi... Kahkahayla güleriz ağlayıpda gözleri kör edecek halimize. Filmler, fıkralar, şarkı ve türküler, halkın hayat felsefesini yansıtan toplum aynaları. Bunlara bakarak toplum hakkında değerlendirme yapabilirsin ey okuycu. Buyrun size taze olmasada bazılarının halen diline dolanmış bir iki şarkı sözü: “Ağlama, ağlat! Yoksa zehir olur bu tatlı hayat.” “Ağlama değmez hayat, bu gözyaşlarına!” (Sahi gülmeye değer mi dersiniz dostlar?!) Ve nükte ile karışık değerlendirme yapılır: “Ağlatmayı soğan bile becerir; ama siz hiç güldüren meyve, sebze gördünüz mü?” Tamam, soğan, mirasçıları ve hüznü tanımayanları bile ağlatır; demek tabiat ağlamaya yardımcı, doğayla, fıtratla uyum isteniyorsa, buna uyulmalı. Yalnız, soğan ağlatıyor da; vatandaşımızı soyup arkasından kahkaha ile böğüren ağlatmıyor, insanımıza söven ağlatmıyor mu? (Ağlatıyorsa, ağlatanın; ağlatmıyorsa, ağlamayı unutanın sorgulanması gerekmiyor mu?) İnce, nazik, zarif yürekliliğe yer yoktur, bu madde endeksli “kocakarıda”; ayakta kalmak istiyorsanız granit kalpli olacaksınız, bakmayacaksınız kimsenin yalvarmasına gardaşım. Çalacaksınız, ezecek ve üzeceksiniz insanları, yoksa onlar sizden önce davranacaktır. 20 milyonun üzerinde dava sürüyor mahkemelerde; bu düşüncenin "kirli meyvesi" olarak. Kapının önünde mendil mi satıyor bir kız çocuğu fakirlikten, açlıktan, atacaksın be derin dondurucuya; Mc Donalds’ın önünde zavallı çocuk görüntüsü vererek, yedikce oburlaşan oturdukca göbekleşen ve deccal –leşen müşterilerin keyfini kaçırmak neymiş görsün hayata sarılmaya çalışan minik ruhlar! Gariplerin, fakirlerin, işçilerin feryadına kulak tıkamalı, merhamet kelimesini lügatından silmeli bir patron ki, paralarına para katsın canına sefa catsın. Taşlaştı artık yürekler; taştanda su çıkıyor ya, taştan da sert yüreklilerin kulakları çınlasın. Gözün musluğuna pas tutturmuş, küflü yürek sahipleri gibi. Bedeninin kıymettar bengi sularını akıtmayıda bilmez ya insan... “Allah’ın(CC) muti mü’minlerinin derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” İnsanlığın derdiyle dertlenmeyenin insan sayılamayacağı gibi. Kendi derdinden bi haberdir olgun bir insanın. O, kendi derdinden şikayet edip cezualık(mızmızlanmaz)etmez; insanlığın derdiyle, ümmetin derdiyle hemderttir. Tefekkür, ızdırap ve çile gibi aziz sıkıntılar; insan olmanın, iman etmenin, müslüman kalmanın bedelleridir. Madde-mana bütünlüğü var, İslam’ın bütün tavsiyelerinde; yani tevhid, her yere damgasını vuruyor ve kendini okutturuyor. Gönlümüze faydalı olan her şey, sadece ahiretimizi değil; dünyevi sağlığımızı da düzenliyor. Huzur veren manevi ilaçlar, maddi bünyemizi de tedavi etmekte. Gözyaşı da bunun örneği. Allah için olmak şartıyla; hem ibadet, hem huzur, hem zevk ve hem de sağlık... Ağlamak, gülmeye oranla daha fıtrî, daha insani, daha etkileyici... Diğer varlıklarla uyum için de bu gerekli. Yer gök ağlar (44/Duhân, 29), melekler ağlar, amel defterleri ağlar, ceylanlar gözyaşı döker; bülbüllerin ötüşü bile anlayana bir tatlı hüzün, bir sızlanış ve ağlayıştır. Âkif’in dediği gibi, insan, ağlayamıyorsa bari gülmekten (kahkaha atmaktan) utanmalı değil mi? Ağlamak... Elinden bir şey gelmeyen zavallı gibi mi? Elbette hayır! Tüm yapılacakları yaparak, eylemle fiili duayı yerine getirerek, gönülle ve gözle dua etmektir ağlamak. Aynen tohumun ekildikten sonra, arada sırada sulanması gibi... Su, hayat işaretidir, hayat kaynağıdır. Su olmayan yerde hayat olmaz. Gözlerimizden de su gelmiyorsa, kalbimizde hayat yok sayılır. Su rahmettir. Gözyaşı akmıyorsa, rahmetten uzağız demektir. Unutmayalım ki ölmüş bir ağacın dalından, bir odun parçasından su çıkmaz. O, yanmaya layıktır, onun hakkı yanmaktır. Hayat sahibi yemyeşil bir ağaç, yara aldığında, kesildiğinde sular damlar. Bu onun canlı olduğuna delildir. Su, yanmaya engeldir, ateşi söndürür. Allah için ağlamak da cehennem ateşini söndürür. “İki göz vardır ki Cehennem ateşi onlara dokunmaz: 1- Allah için sınır bekleyen mücâhidin gözleri, 2- Allah için ağlayan gözler.” Gece sessizliğinde, riya karışmaksızın Allah’la hemdem olmak, seccadesine inciler saçabilmek, günah kirlerini gözyaşı suyuyla temizleyebilmek... İşte takvanın, kalp yumuşamasının alameti. “Kalbim temiz, sen ona bak” diyenler, kalplerini gözyaşı ile temizlemediler, zikirle cilalamadılarsa kesinlikle yalan söylüyorlardır. “Hava, bir gün yüzünü ekşitti, bulutun gözleri yaşlandımı, bu ağlayış; dalların, yaprakların, meyvelerin gülmesi içindir. Çocukların oyunları, gülüşleri de ananın ağlayışından, babanın darılışındandır.” Affedin bizi çocuklar! Size fıtratınıza uygun bir devlet, çevre, ev... bırakamadık. Affedin bizi çocuklar! Babalarımızdan miras aldığımız bazı güzellikleri bile koruyup size miras bırakamadık. Mukaddes emaneti koruyamadık, kutsal tevhid sancağını daha yüksek burçlara dikemedik. Gözyaşlarımızla yalvarıyoruz; bizi affedin çocuklar, siz affetmezseniz Allah da bizi affetmeyecek. “Ağlarsa anam ağlar, başkası yalan ağlar” Ananın ağlaması, riyasızdır, içtendir, yüreğinden kopup gelir âhı. Daha dünyaya gelir gelmez çocuklar da ağlar, ana babalarının günahlarına, çevrenin duyarsızlığına, başına geleceklere... Allah için yeterince gözünün yaşını akıtamayanlar, kanlarını hiç akıtamazlar. Kalplerin ölü veya diri olduğu, gözyaşlarından belli olur. Gözyaşı bir nurdur; İçin, kalbin nurunun dışa yansımasıdır. Allah için gözyaşı dökemeyen kişinin gözleri yok demektir. Allah için ağlayamayan göz, büyükçe bir boncuk tanesinden başka nedir ki. Ağlamak da bir zevktir. Gözün yaşı, özün aşıdır. Gözyaşı Allah içinse eğer, mübârek ve mukaddestir. Gözyaşı pişmanlıktır, gözyaşı tevbedir, gözyaşı gözün niyazıdır/duasıdır. Gözyaşı şükürdür; hamd ve senânın, şükrün gözlerden damla damla akışıdır. Karanlığın farkında olmaktır ve gelecek adına şafağın müjdesidir gözyaşı. Keramet, suyun üzerinde yüzmek, havada uçmak değildir; Keramet, gözlerdeki damlalar üzerine binmek, Allah korkusuyla huşu ve heyecanla gönül dünyamızda kanatlanmaktır. Öteki aleme götürülebilecek tek hediye; amel terazimizi ağdırabilecek tek ağırlıktır gözyaşı. Gözyaşı, gönlün kor gibi yanan ateşini söndürüp yeniden canlandırmak için gözden kalbe tutulan itfaiye hortumudur. Gönüldeki Allah sevgisi ve korkusunun dışa yansımasıdır gözyaşı. Gözyaşı, kalbin tercümanı, muhabbetin sessiz lisanı, günahların gufrânı, kulun Rabbinden rahmet istemesi, yani istirhâmıdır. Herkesin sizi sevmesini istiyorsanız, gülümseyin. Allah’ın sizi sevmesini istiyorsanız, Allah için gözyaşı dökün. İnsanlarla beraberken gülümseyin, mütebessim olun, Sadece Allah’la beraber olduğunuzda mahzun bir şekilde gözyaşı ile Allah’la bağlantı kurun. “Mele-i A’lâda bana haber verildiğine göre, ümmetimin en hayırlıları, Allah’ın rahmetini ümid ettiklerinden dolayı (insanlar içinde) açıktan gülenler/tebessüm edenler, Allah’ın azabından korktukları için de gizli gizli ağlayanlardır.” (Hâkim, Beyhakî) En gülünç olan, insanlar kendisine acısın diye gözyaşı döken; en takvâlı kişi, Allah kendisine acısın diye gece sessizliğinde teheccüd seccâdesinde ağlayabilendir. Seccâdenin süsü, üzerine gözyaşlarından inciler dizmek ve incileri sık sık tazelemekle olur. Ağlamasını bilen insan için gözyaşı şifâdır; maddî ve mânevî nice hastalıklara. Gözyaşının indiği yerde rahmet vardır; Rahmetin indiği yerde de gözyaşı. Gönül sarayının tozları, kirleri, gözden akan sularla temizlenir. Duâlarımızın yerine ulaşmasını istiyorsak, imzamızı gözyaşlarımızla atmalıyız. Rabbimizle irtibatımızda kopukluk varsa, paslanan bağlantı tellerini gözyaşı yağıyla temizlemeliyiz. Mesajımızın değerlendirmeye alınması için, gönül kalemi kullanılması ve gözyaşı mürekkebiyle yazılması gerektiğini bilmeliyiz. Secdelerin ölümcül hayatımızı canlandırmasını istiyorsak, Rasûlün secdeleri gibi gözyaşıyla sulayalım. Günahlarla kirlenen yüzümüzü, yarın ateşin temizlemesinden önce, gözyaşıyla yıkayıp temizlemeliyiz. Bilim adamları yeni öğrendiler gözyaşının bazı faydalarını; artık bundan böyle gözyaşı ile kanser testi yapılabiliyor; aslında gözyaşı ile takvâ testi de yapılıyor, Rasûlullah’ın bildiğini ne kadar bilip bilmemenin, O’na benzeyip benzememenin de testi yapılıyor gözyaşı ile. İnsan, küçük bir kâinattır. Küçük evren insan açısından gözyaşını değerlendirmek için, suyun evrendeki yerini düşünmek yeterlidir. İçme suları, dağlardan ve taşlardan kaynayan menbâ/kaynak suları, çağlayanlar, nehirler, denizler, rahmet değerindeki yağmurlar ve cennetlerin altından ırmaklar akan güzellikleri ne ise gözyaşı da odur. Bütün bu evrene güzellik katan, cennetin güzelliklerini artıran suyun bir benzeri insandaki gözyaşıdır. Bazılarının “neye, niçin ağlayalım?” diye sorduğunu duyar gibi oluyorum. Bu soruya bile ağlamak gerekiyor. Bunca günahlara, isyanlara, çevredeki şirk bataklığına, azgınlığa ve fesâda ağlamadan seyirci kalmak, merhametsiz taştan bir yürek taşımaktır; hayır, taştan olsa kalp, taştan sular fışkırdığı gibi ağlayacaktır; demirden olsa eriyecektir, o ölmüş bir kalptir, sahibi de canlı cenaze. Devleti, toplumu, okulları, evleri ve de gönülleri saran cehennem yangınlarını ve âhiretteki Cehennem ateşimizi söndürmek için başka terkipteki sular kâr etmez. O ateş ancak gözyaşı ile söner; Nemrut’un tutuşturduğu ateşi, İbrâhim (a.s.)’in gözyaşlarının söndürdüğü gibi. Çünkü Hz. İbrâhim, Kur’ân’ın tanımıyla “evvâh” idi; çok “vah!” eden, çokça ağlayan... Gülüp eğlenmek, dünyadan kâm almak normal olurdu; eğer ölüm ve ötesi olmasa... Hangi âlemde gülmeyi tercih etmeliyiz, dünyada mı, ukbâda mı? Ölüm, gerçek mutluluğa, tükenmeyen tüm güzelliklere açılan kapı olduğundan, öteki hayata saklayalım gerçek anlamda eğlenip gülmeyi. İşletemediğimiz ilâhî mekanizmanın çarklarını benzin misali belki gözyaşlarımız döndürebilir. Karaya oturan gemimiz, belki bu yaşlarla rahmet deryasına açılabilir. Allah’ın rahmetine gerçekten susamış isek, ağlamayan çocuğa meme verilmez kabilinden, çocuk safiyetiyle, kasvetli kalplerimizin yumuşaması ve rahmete dalması için ağlamalıyız. Bitkiler büyümek, fidanlar ağaç olup meyve vermek için nasıl göklerin ağlamasına muhtaç iseler, kurumaya yüz tutmuş körpe fidanlar, isyan ve küfür kuraklığındaki nesillerimiz de bizim ağlamamıza öyle muhtaçlar. “Sus ey bülbül, senin hakkın değil; benim hakkım mâtem!” Bülbüllerin şakıdığı vakitler, horozların melekleri gördüklerini insanlara müjdeledikleri zamanlar, bebeklerin uyanıp zikrederek ağladıkları demler, yani seher vakitleri biz neyle meşgul oluyoruz? “Yatma seherde, uğrarsın derde” diyen şâir bizi neye dâvet ediyor? Nice basit dünyevî meseleler, küçük kayıplar, önemsiz rahatsızlıklar karşısında ağlayıp sızlanıyor veya ağlamaklı oluyoruz da; Allah korkusundan dolayı ne kadar aynı duygular içinde, benzer atmosferi yaşıyoruz? Mü’min o kimsedir ki; küçük, zerre kadar bir hata işlese, onu gözünde dağ gibi büyütür, kendini kolay kolay affetmez; kirlenen kalbini gözyaşı çeşmesinden akan sularla temizler. Münâfık da o kimsedir ki, işlediği büyük bir günah, onun gözünde önemsizdir, kendinden daha aşağıdakilere bakar, benden daha ne kötüleri var, ben çok iyiyim der ve eğlenmeye devam eder. Sarhoşların gece uykusunu terkedip meyhane köşelerinde kendilerinden geçmesi, her şeyi unutacak kadar kendini sevdiği içkiye vermesi gibi; biz de gece uykusunun bir kısmını olsun sevdiğimiz Allah için terkedelim. Bizim de gece hayatımız olsun. Teheccüd, zikir, tevbe ve gözyaşı adlı dostlarımızla beraber olalım. Yoksa, birinin kalkıp ‘sarhoşun içkiyi, gece hayatını sevmesi kadar Allah’ı sevmiyor musun?’ demesine nasıl cevap veririz. “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını endâd/Allah’a denk tutarlar da onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.” (2/Bakara, 165) “Güleriz ağlanacak halimize” diye bir deyim vardır dilimizde; tam da şimdiki yaşantımız ve tavrımıza mutâbık. Ağlanacak hale gülen veya böylesi olaya aldırış etmeyene “deli” denmez de ne denir? Ağlayacak kalp yoksa bari vur patlasın çal oynasın şeklinde eğlenmekten, vurdum duymazlıktan, hiç ölmeyecekmişiz gibi kahkahalardan utanalım. “Benim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız.” Ağlamayan, câhildir, Rasûl’ün bildiği özden haberi yoktur; Allah için ağlayan da döktüğü gözyaşı oranında Rasûl’e has ilme sahip kişi. O kutlu elçi ki, secde yeri küçük bir gölcük şeklinde su birikintisiyle kaplanıyordu geceleri. Onu ağlatan şeyi bilmeyen, Rasûl’ün getirdiğini de bilmez. Ağlamak, ma’rifet işidir. Ma’rifetullah’a sahip olanların, yani Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilen, ma’rifetle dolanların gözleri boşalacak ve ağlayacaktır. “Gözümün nuru namaz” diyordu o en büyük insan. Namazın nasıl o kutlu gözlerin nuru olduğunu, namazın en kıymetli yeri secdede gözü nurla dolduran şeyin gözyaşı olduğunu anlıyoruz. Bizim namazımız, O’nun namazına benzemediği müddetçe, gözümüzün nuru olamayacağı endişesi ile tekrar gözyaşı gerektiği bilincine varıyor, secdede ağlayamadığımıza ağlamak gerektiğini düşünüyoruz. Hacca gidenler bilir, ne güzeldir, ne tatlıdır “Beytullah”ın duvarına, “Kâbe”nin kapısının eşiğine yüzünü dayayıp hıçkıra hıçkıra ağlamak. Hangi mutluluk bundan daha tatlı, hangi lezzet, bundan daha içten olabilir? “Nur beyaz mıdır, siyah mı?” diye insan aklına acaip sorular getiren siyahlara bürünmüş Kâbe duvarında simsiyah zencilerin zeytin gözlerinden akan bembeyaz gözyaşlarının Hac’daki, Umre’deki unutulmayan manzaralarını görenler kolay unutamaz. O güzel insanların gözlerinden dökülen nur tanelerini görmenin, onların hüngür hüngür ağladığını seyretmenin, bir çağlayanı seyretmekten daha güzel olduğunu görmeyenler bilemez. “Ağlamayan gözden, huşû duymayan gönülden Sana sığınırım.” İnsan, ağlayamayan gözünden ve gönlünden ne kadar şikâyetçi oluyor, ağlayanları gördüğünde. Ve anlıyor ki esnemek gibi, gülmek gibi, ağlamak da bulaşıcıdır... “Ağlamayan aldanmıştır, ağlarken riyâ yapıyorsa o da aldanmıştır.” (İmam Gazâli) “Hûn-ı ciğer ve gözyaşı olmadıkça, bütün resimler nâtamamdır; Kan ve gözyaşı katılmazsa, mûsikî bile çılgınlıktan başka bir şey değildir.” (Muhammed İkbal) “Ağlayın, su yükselsin; belki kurtulur gemi, Anne seccâden gelsin, bize duâ et e mi?” (Necip Fazıl) “Ağlarım, ağlatamam, dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım.” (Mehmed Âkif) “Fuzûlî, dehrden kâm almak olmaz, olmadan giryân, Sadef sû almayınca ebr-i nisândan güher vermez.” (Fuzûlî) “Sular gibi çağlasan, Eyyüb gibi ağlasan, Ciğergâhı dağlasan, ahvâlini sormaz mı?” (Yûnus Emre) “Bu fenâda bir garibsin, Gülme gülme ağla gönül, Derdin dahi çoktur senin, Gülme gülme ağla gönül.” (Yûnus Emre) “Gözlerimden yaş ile kan akıtır, İlâhî, yaşım dilemezem siline. Zira aktıkça gözümden kanlı yaş, Hoş teselliler gelir ben kuluna. Hoş yaraşır aşığa gözü yaşı, Kim ki aşıksa gözünden biline.” (Eşrefzade) “Ağlayanlar, bir gün güler; gamlanma gönül gamlanma.” (Karacaoğlan) “Ağlamak, rûhun işemesidir.” (Peyami Safa) “Gözyaşları olanlara ne mutlu!” (Goethe) “Dur yolcu, gel beraber ağlaşalım; Bu dert bir kişinin kârı değil, paylaşalım!” “Akarsu neredeyse orası yeşerir. Nerede gözyaşı dökülürse, rahmet oraya iner.” “Günah işleyen insandır, buna ağlayabilen velî olabilir; günahına sevinen ve bununla övünen ise şeytandır.” “Hepimiz, kahkahalarımızı gözyaşlarımızla ödüyoruz.” “Gözyaşları ile yıkanan yüzden daha temiz yüz olamaz.” “Âşık Yûnus eder ahı; Gözyaşı, döker günahı.” “Gözyaşları ile demiri bile eritebilirsiniz.” “Gözyaşları çilenin sessiz sözleridir.” “Ağlamak, teessür ve kederin devasıdır.” “Beraber ağlamaktaki tatlılık kadar hiçbir şey kalpleri birbirine bağlamaz.” “Dil benim, dîde benim, eşk benim; Neden ağır geliyor ağlayışım ağyare.” “Dünyaya geleni ölmez belleme; Her dem ağlayanı gülmez belleme.” “Siz söyleyin ey dumanlı dağlar! Gönlüm neye gizli gizli ağlar.” “Öz ağlarsa göz de ağlar demişler.” “Gözlerden akabilen yaşlar, acıları giderir; insan rûhunda hapis kalan yaşlar ise zehirdir.” “Âşık için gözyaşı, gülümsemeden daha tatlıdır.” “Ağlamayan çocuğa meme vermezler.” “Ne hikmettir, şu dünyâya; Gelen ağlar, giden ağlar.” “Babaya ve kocaya karşı ağlamak, çocukla kadının silâh ve tuzağıdır.” “Ağlatırsa Mevlam, bir gün güldürür.” “Ağlayanın bir derdi var; gülenin beş.” “Çok gülenin heybeti azalır.” (Hz. Ömer) “İki şey zannolunduğu kadar kolay değildir; Sırasında gülmek ve sırasında ağlamak. Gülünç olmaksızın gülen ve ağlayan büyük bir zekâ eseri göstermiş olur.” “Gülmek, fırtınalı gökte doğan bir gökkuşağına benzer.” “Her şeye gülmek deliliktir; hiçbir şeye gülmemek de kuşkusuz budalalıktır.” “Gülümsemek, çok zaman gözyaşlarımızın maskesidir.” “Yûnus Emrem bu dünyada; Kim güldü ki sen gülesin.” “Ne mutlu diline hâkim olana, evi kendisine geniş gelene, yaptığı suçtan pişman olup ağlayana!” (Hadis-i şerif) Kaynaklar: İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, s. 13 Kurtubî, El-Câmaiu li-Ahkâmi’l Kur’an, c. 2, s. 175 İbn Kayyim el-Cevziyye, El-Fevâid, s. 138; naklen A. Bilâli, Arınma Yolu, 1/90 İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. 2, s. 388 Hayâtu’s-Sahâbe (Hadislerle Peygamber ve Ashâbının Yaşadığı İslâmiyet, c. 4, s. 1479 Ahmed Özer, Gözyaşları Dünyası, s. 148 vd. A.g.e. s. 159 vd. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 52-53 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 14, s. 141 Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 25 İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 473-474 Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 79 vd. Sızıntı’dan Tıbbî Gerçekler, Hakkı Gökbel, T.Ö.V. Y. s. 267 vd. Âdem Tatlı, Mehmet Dikmen, Merak Ettiklerimiz, s. 361-364 H.Hüseyin Korkmaz, Sağlıklı Yaşama ve Başarı, s. 55 vd. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 14, s. 243 H.Hüseyin Korkmaz, a.g.e. s. 60-61 M. F. D. Çağ ve Nesil, T.Ö.V. Y. s. 195-201; Hitap Çiçekleri, s. 184-189 Ahmed Özer, Gözyaşları Dünyası, s. 143 vd.yusa ırmak GÜLLER ÖZÜNDEN AĞLAR.![]() ![]() ![]() Ağlamaktan gözleriniz mi görmeyecek? Varsın görmesin!!! Gülmekten kalplerimiz kararacağına, bırakalım gözlerimiz kör olsun ağlamaktan. Ağlayıp da rahmet pınarlarına dönsün göz pınarlarımız. Kim bilir belki de Allah o gözlerden cennet ehline ab-ı kevser içirir. Ve der ki; “benim için ağlayan gözler cennetin rahmet çeşmeleridir. Ben o gözlerden cennet ehline vuslat şarabı içiririm” Evet, ağlamak çağrıdır sevgiliye, sessizce rahmetle... Ağlamak kesip yüreğini kanını feda etmektir sevgili uğruna. Ağlamak, anlamaktır sevgilinin sırrını. Gözyaşı cennettir. Dil ile susmak ama göz ile konuşmaktır ağlamak. Gözlerin dilidir gözyaşı. Ve Allah(c.c) çok iyi bilir gözyaşının dilini. Bu yüzden misafir olur ağlayan kalbe. İşte bundandır ağlayıp rahatlamamız. Gözyaşı rahmete çağrıdır. Allah’ın rahmet çağrısına rahmetle cevap vermektir ağlamak. Gözyaşı, rahmet geldin diye, yıkamaktır yolları nefsaniyetten. Cennetten esintidir gözyaşı. Ve ne mutlu bizlere ki, ağlayan bir resulün ümmetiyiz. Yaşarmayan gözden Allah’a sığınırım diyen Muhammedin ümmetiyiz. Bindörtyüz yıllık hasretin varisiyiz bizler. ALLAH İÇİN SEVMEK ALLAH İÇİN BUĞZETMEK![]() ![]() Allah için sevip Allah için buğzetmek, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz ‘in biz ümmetine bizzat yaşayarak göstermiş olduğu Peygamberî ahlâkın içerisinde çok önemli bir yer teşkil eder. İnanan insanlar olarak her hususta ona tabi olması gereken bizlerin yakınlarımıza ve diğer insanlara göstereceği sevgi ve buğz bu esasa dayanmalı, nefsânî olmamalıdır. Bir kimsenin kendi nefsini, çocuğunu, eşini, akrabasını ve diğer insanları sevmesi doğal bir sevgidir. Ancak kâmil bir mü’minin bunlara karşı duyduğu sevgi her şeyi yaratan Allah (c.c.)’nün rızası içindir. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Üç huy vardır ki, bunlar kimde bulunursa imanın tadını alır: 1. Allah ve Rasûlü’nü bu ikisi dışında kalan herkesten ve her şeyden fazla sevmek, 2. Bir kulu sırf Allah rızası için sevmek, 3. Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm'ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak."(Buhârî, İman 9) Bir gün Efdalüddin hazretlerini öven ve sevdiğini söyleyen bir kimseye onun şöyle cevap verdiği nakledilir: “Allah aşkına git!” Bu sözüne karşılık o zat; “Allah’a yemin ederim ki seni kalben sevmekteyim. Kıyamet günü mahşer yerinde seninle birlikte bulunmayı Allah’tan niyaz ederim.” dedi. Efdalüddin hazretleri bu zata; “Peki, şayet beni mahşer günü ateşe atsalar ne yaparsın?” diye sorunca o kimse; “O vakit seni bırakır giderim.” dedi. Bunun üzerine Efdalüddin hazretleri; “Kardeşlik sevgisi şudur ki; ben ateşten çıkmayınca sen de Cennet’e girmemelisin. Beni bekleyip birlikte Cennet’e girmeye çalışmalısın. İşte kardeş sevgisi budur. Yoksa ateşi görünce beni bırakıp kaçman değildir.” demiştir. Ebû Hureyre (r.a.) Rasûlullah (s.a.v.)’den şöyle rivayet ediyor: “Adamın biri, bir başka köydeki (din) kardeşini ziyaret etmek için yola çıktı. Allah Teâlâ, adamı gözetlemek için onun yolu üzerinde bir meleği görevlendirdi. Adam meleğin yanına gelince, melek, ‘Nereye gidiyorsun?’ dedi. Adam, ‘Şu (ileriki) köyde bir din kardeşim var, onu ziyarete gidiyorum.’ cevabını verdi. Melek, ‘O adamdan elde etmek istediğin bir menfaatin mi var?’ dedi. Adam, ‘Yok hayır, ben onu sırf Allah rızası için severim, onun için ziyaretine gidiyorum.’ dedi. Bunun üzerine melek, ‘Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öylece seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçisiyim.’ dedi. ”(Müslim, Birr 38) Sevgi iflas edince kin ve nefret fahiş şekilde kâr eder. Kin ve nefret kâr edince toplumdaki birlik yok olur. Birlik yok olunca toplum dağılır. Bugün özellikle toplumumuzda bir çözülmüşlük, bir sevgisizlik haddi aşmış durumdadır. Esas sevgisizlik Allah (c.c.)’yu sevmemekten ileri gelir. Her şey Allah için sevilebilir, ancak hiçbir şey O’nun sevgisine eş tutulamaz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in Sahâbe’ye, Sahâbe’nin birbirine ve Tabiî’ne bıraktığı sevgi, kardeşlik duygularını tekrar kazanmak, hadîs-i şerifte buyrulduğu üzere imanın tadını alabilmek hepimiz için şarttır. Allah için her mü’min sevilmelidir. Mü’min, imanın güzelliğini tatmış olan kişidir. Mü’minler, her biri rengi ve kokusu ayrı, muhtelif gül bahçelerine ait güllerdir. Mü’minler, birbirini tamamlayan bir ailenin üyeleri gibidirler. Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivayetle Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Allah’ın kullarından öyle üstün kimseler vardı ki, peygamber değildirler. Fakat peygamberler ve şehitler onlara imrenecekler.” Bunu dinleyen Ashâb; “Yâ Rasûlallah, onlar kimlerdir? Belki tanışır onlarla muhabbet eder, dualarını alırız.” dediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.); “Onlar bir sülaleden akraba olmadıkları halde sırf Allah için birbirlerini severler. Âhirette nurdan minberlerin üzerinde, yüzleri ay gibi parlayacak. Herkesin korkudan hüzün ve kedere boğulduğu o günde ne korkacaklar ve ne de üzüleceklerdir.” dedikten sonra şu âyeti okudu: “Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiç bir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.”(Yûnus, 10/62) Hasan-ı Basrî (k.s.) diyor ki: “Bizim dost ve kardeşimiz bize aile efradımızdan daha sevimlidir. Zira bizim aile efradımız, bizi dünyada anar; ama dostlarımız mahşer yerinde anarlar.” İmam Gazâlî (k.s.) şöyle demiştir: “Sevginin en üstün derecesi Allah için ve Allah rızası için sevmektir. Çok ince, derin ve kapalı olan bu kabil sevgi hususunda meşhur hadis âlimlerinden Bakıyye bin Velîd şöyle demiştir: ‘Mü’min, sevdiği mü’minin köpeğini de sever.’ Bu kabil sevgi ile evini, mahallesini ve komşularını da sever. Nitekim Mecnun şöyle diyor: ‘Leyla’nın bulunduğu memleketleri dolaşır onların taşını toprağını öperim. Aslında gönlümü yakan o memleketler değil, Leyla’nın sevgisidir.’ İşte Allah sevgisi de böyledir. Kalbi kapladığı ve artık onu gizlemekten çıkıp aldırış etmeyeceği bir hale geldiği zaman bu sevgi Allah’tan başka bütün varlıklara da sirayet eder. Çünkü bütün mevcûdat O’nun kudretinin eseridir. Bunun için Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’e meyvelerin turfandası takdim edildiğinde, onu sever, yüzüne gözüne sürer ve ‘Rabbimin yeni bir yaratığıdır.’ derdi.” Cenâb-ı Hak (c.c.), Kur’ân-ı Hakîm’inde şöyle buyurmaktadır: “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfünden onlara daha da fazlasını verecektir.”(en-Nisâ, 4/173) Bu âyetin tefsirinde şöyle denilir: Allah Teâlâ (c.c.), bir kuluna mağfiret ettiği zaman onu kardeşlerine de şefaatçi kılar. Nitekim bir hadîs-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Mizanda, o günahların ve sevapların tartıldığı anda günah kefesi ağır gelen birisine yakınlarından iyilik ve sevap alma izni verilir. O kişi, en yakın şefkatine güvendiği annesine ilk önce gider, der ki anacığına; ‘Anneciğim günahım sevabımı aştı, yardım et bana, sevaplarından bir kısmını bağışla.’ Annesi cevaben; ‘Heyhat! Oğlum ben kendimi kurtarabileceğime dahi emin değilim, sana nasıl bağışlarım?’ Bunu duyunca adam yıkılır. Daha sonra babasına gider, fakat ondan da aynı cevabı alır. Sonra sırayla diğer en yakınlarına gider, fakat onlardan da bir hayır bulamaz. Umutsuz, üzgün mizana geri döner. Tabi günah kefesi ağır geldiği için Cehennem’e atılmak üzere götürülür. Götürülürken bir kişi meleklere şöyle seslenir; ‘Durun! Bu kardeşimi nereye götürüyorsunuz?’ Melekler ise; ‘Cehennem’e... Günahı sevabına galebe çaldı.’ derler. O kişi şöyle nidâ eder: ‘Yâ Rabbi! Eğer bu kardeşim Cehennemlikse ben Cennet’i istemem. Kardeşim Cehennem’de azap görürken, ben Cennet’e gitmem.’ deyince Yüce Hak Celle ve Alâ şöyle buyurur: “Kulumun bu fedakârlığına karşılık her ikisini de affettim. İkisini de Cennet’e götürün ve sayısız nimetlerimle donatın.” Cenâb-ı Hakk’ın kardeşliğe verdiği önem, bu misalde gözler önüne serilmektedir. Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuşlardır: “Gerçek kardeşin, daima yanında bulunan ve sana yararlı olmak için zarara katlanan, zamanın musibet ve felaketleri ile karşılaştığın zaman ne pahasına olursa olsun, yanında koşandır.” Kardeşlik, iki mü’min arasındaki sevgi bağıdır. Bu bağ, beraberinde bazı hakları getirir. Bu haklardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Birinci hak, maldadır. Hicret sonrası Medine’deki Müslümanların, mallarını ikiye bölüp muhacir kardeşlerine infak etmeleri bu kabildendir. İkinci hak, fiilen yardıma muhtaç olduğunu görünce onun istemesine mahal bırakmaksızın yardımına koşmak ve kendi işini sonraya bırakmaktır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in meclisinde Abdullah bin Ömer (r.a.) sağa sola bakıp duruyordu. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) niçin bakındığını sordu. O’da; “Sevdiğim bir adam vardı onu arıyorum.” deyince Rasûl-i Ekrem (s.a.v.); “Bir adamı sevdiğin zaman adını, babasının adını, dedesinin ve akrabalarının adını sor, öğren. Hasta olduğu zaman ziyaretine, işi olduğu zaman yardımına gidersin.” buyurdu. Üçüncü hak, dildedir. Bazen susması bazen konuşması lazımdır. Susması, huzurunda ve gıyabında kusurlarını bilmezlikten gelmesi ve onlardan bahsetmemesidir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), “Gördüğü iyilikleri gizleyip, gördüğü kötülükleri teşhir eden kötü komşudan Allah’a sığının.” buyurmuşlardır. İbn-i Mu’tez şöyle diyor: “Açıklanması istenmeyen, bana emanet edilen bir sırrı göğsüme yerleştiririm de göğsüm ona mezar olur.” Bir başka Allah dostu da şöyle der: “Sır benim göğsümde mezarda bekleyen gibi de değildir, çünkü mezarda olanlar dirilip açığa çıkmayı bekler. Ben bana emanet edilen sırrı öyle unuturum ki, mümkün olsaydı, onu gizleyip yok ettiğimden sırrın bile haberi olmazdı.” Dördüncü hak, bazı sürçme ve hatalarını bağışlamaktır. Beşinci hak, hayatında ve ölümünde onun sevdiği ve kendisi için arzu ettiği şekilde kendisi ve çoluk-çocuğu içir hayır duada bulunmaktır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.); “Bir kimse, kardeşine dua ettiği zaman bir melek; ‘Allah sana da o dua ettiğin gibi versin!’ der.”, “Kişinin, kardeşi hakkında gıyâben yaptığı dua reddolunmaz.” buyurmuşlardır. Altıncı hak, dostuna yük olmamak ve lüzumsuz tekliflerde bulunmamaktır. Yedinci hak ise, vefa ve ihlâstır. Vefa demek; kendisiyle ölünceye kadar ve öldükten sonra da aile efradı ile muhabbeti devam ettirmektir. İmam Şafiî hazretleri Bağdat’ta bir kardeş edindi. Sonra bu kardeşi Irak’ta Sîbeyn valiliklerine tayin edildi ve Şafiî hazretlerine olan davranışı değişti. Bu vefasızlık üzerine Şafiî hazretleri kendisine şu beyitleri yazdı: “Git, ebedi olarak senin sevgini gönlümden boşadım. Şayet kusurundan vazgeçer ve düzelirsen bu bir talâktır, diğer iki talâk ile sözümüz devam eder. Yok, tutumunda ısrar ediyorsan sana bir talâk daha veririm ve iki hayızda iki talâk olmuş olur. Üçüncü talâkı da verirsem, artık seni Sîbeyn valiliği de kurtaramaz.” Allah sevgisi, kuvvet bulduğu zaman ilim ve amel bakımından Allah’a hakkiyle kulluk eden herkese karşı gönülde sevgi uyandırır. Böylesine bir sevgi, aradaki mesafelerin uzaklığına rağmen aynı şekilde hissedilir. İşte bu sevgi Allah için ve Allah rızası için hiçbir menfaat gözetmeden hâsıl olan sevgidir. Çünkü bu mü’minin, o âlim ve âbidi sevmesi Allah Teâlâ onu sevdiği, Allah rızasına uyduğu ve Allah Teâlâ’yı sevdiği içindir. Ve selâmun ale’l-murselîn. Ve’l-hamdu lillâhi Rabbi’l-Âlemîn. Faydalanılan Eserler: 1. İmam Şa’rânî, el-Uhudü’l-Kübrâ. 2. İmam Gazâlî, İhyâ Ulûmi’d-Dîn. 3. Hafız el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb. 4. Ermişlerden Osman, Dürretü’l-Vâizîn. MUHASABE VE HÜSN-Ü ZAN![]() Ben kendi hakkımda düşünürken demeliyim ki, "Her namazdan sonra uzun uzun tesbihat yapmam, her gün Mecmûatü'l Ahzâb'tan bir bölüm okumam, biriki saatımı zikre, fikre vermem katiyen benim durumumda olan bir insanın şükür mukabelesi sayılamaz. Bu kadarcık bir evrâd u ezkârla bana dense dense "tembel" denir, "miskin, uyuşuk" denir. Ama bu hizmeti imaniye ve Kur'aniye'deki arkadaşlarımı düşünürken, onlar namazlarının sonunda ister herkesin bildiği "Sübhânallah, Elhamdulillah, Allahuekber" şeklindeki malum tesbihatı yapsınlar, isterse de "Yâ Cemîl Yâ Allah…" diyerek Esmâi İlâhiye'yi uzun uzun saysınlar, "inşaallah vazifei ubudiyetlerini, genel durumun ve şartların müsaadesi ölçüsünde yerine getiriyorlardır" demeliyim. Onlar hakkında kat'iyen hüsnü zan etmeliyim. Kendim hakkında da hüsnü zanna zerre kadar yer vermemeliyim.
Yoksa biraz evvel bahsettiğim şekilde, insanlar hakkında "Hiç kimse sorumluluğu ölçüsünde Allah'ı anmıyor" diye bir mülahazaya girersem sûi zan etmiş olurum. "Bunlar ne zikir, ne fikir, ne de şükür vazifelerini hakkıyla eda edemiyorlar." dersem sûi zanna saplanmış olurum. O da tehlikelidir ve kaybettirir. Her zaman tekrar ettiğim bir mülâhazayla bağlayayım bunu; Kendimiz hakkında sürekli suç arayan, suç derleyen, tevsîi tahkîkatta bulunan bir savcı gibi davranmalıyız. Ama başkaları hakkında da, onların fahrî avukatı gibi olmalı, hep onları müdafaa etmeliyiz. Başkaları hakkında hüsnü zan, kendi hakkımızda da sürekli muhasebe esasına bağlanmalıyız. Buraya bir küçük haşiye daha koymak istiyorum: Ben ölçü olmasam da bazen canımı sıkan şeyler oluyor. Meselâ, namazda imam arkasında ses çıkarmalar oluyor. Birisi durup dururken boğazı sıkılıyor gibi sesli sesli "Allaaahuekber" diyor; "ettehiyyaaaaatü lillaaaahi vessalavaaaatü" diyor. Dinde böyle bir sorumluluk yoktur. İnsan kendi kendisi duyacak, anlayacak kadar söylemelidir. Şimdi bu harekete bir zaviyeden bakınca "Bu bir riyadır" dersiniz. Vâkıa, duyurmaya matuf olan şeylere riya değil "süm'a" denir. Göstermeye yönelik hareketlere, kendini ihsas etmelere de "riya" denir. İşte birinin böyle bir hareketi karşısında aklımıza o şahsın süm'a yaptığı gelebilir. Meselâ, gece erkenden kalkıyor, kapıları sertçe açıp kapatıyor, su sesini duyuruyor bize. İçimize "Acaba daha sessiz yapamaz mı bunu? Allah'a doğru yaptığı bu yolculuğu sessizlik içinde götüremez mi? Çok inceyse şayet, inceliğini ortaya kalınlık şeklinde koymak suretiyle hakkında sui zan ettirmemeli değil mi?" gibi duygular gelebilir. Bu meselenin bir yanı. Fakat bu türlü meselelerde biz, neden o adam hakkında böyle düşünürüz? Çünkü, bir insan, ibadet ü tâata, o ibadet ü tâat teşri kılınırken söz konusu olmayan meseleleri iradî olarak katarsa Allah'a ibadete başka şeyleri karıştırmış olur. Dinde, imamın arkasında boğaz sıkılıyor gibi ses çıkarmak diye bir şey yoktur. İbadet ü tâat yaparken ses çıkarılacak diye bir şey yoktur. Bunların hepsi süm'adır dinimize göre. Ve dolayısıyla bu tür hareketlere riya ve süm'a nazarıyla bakılır. İnsanın kalbinde öyle kendini harap edecek kadar bir incelik yoksa, içinde bulunduğu manevî hava itibarıyle gerçekten boğazı sıkılır gibi olmamışsa, "Allah" dendiği zaman halinde bir değişiklik olmuyor, aynı kararında devam ediyorsa çok iyi bir kul hali sergilemek onun hakkı değildir. O, o seviyenin insanı değildir ki halkın içinde "Allah" diye seslensin. Onu iradesiyle ve düşünerek söylediyse, mani olabileceği halde olmayıp söylediyse riya ve süm'a yaptı demektir. Bu, temelde ibadetin içinde olmayan bir şeyi ibadete karıştırma demektir. Onun için Allah Rasûlü (sav) riya hakkında "debîbü'n neml" buyuruyor. Yani, karanlık bir zeminde bir karıncanın yürürken bıraktığı izler gibi bir şeydir riya.. farkına varamazsınız, ibadetinizin içine girer de farkedemezsiniz. M.Fethullah Gülen
4/12/2008 SANA HASRETİM YA RASULALLAH... |
||||||||||||||||||||||||||||
|
|