kulluğum's profileHavf ve Reca dengesinde ...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    5/20/2008

    Bir Selam Ver Ey Sevgili

     

     

     

    Açıldı gök kapıları , çilelerde rahmet yağmurları ,
    Avuçlarda sonsuz sabır çiçek açmada , dudaklar dualaşmış..

    Hasretle beklenen nurlu yol ufka dayandı…
    Gönüllerde kutlu müjdeler, esrarda ad ayandı….
    Tutuştu canlar aşk ateşiyle yandı ki ne yandı…
    Maşukun aşıka can verdiği an.. Ah! Ne yaman andı…

    Ey Sevgili, hasretim ömür defterimde hep ayandı
    Ruhum çilekeş bir umman, vuslat kapısına dayandı,
    Gönlümün yanıp kül olduğu an..O ne sonsuz andı,
    Tutuştu gönül deryalarım ezelden ebede hep yandı…

    Ruh ezel meclisinin tek Gülünü hasretle andı…
    Sevdanın kadere yazıldığı o an, o ne güzel andı ,
    Ki Şeyda bülbül külleriyle aşka ayandı,
    O gizli bahçe ki ateşin sevdalılar odlara yandı,
    Sanki Firdevs’ten bir köşe, Adn’dan bir zümrüt yandı…

    Ah…hasret bıçağı kemiğe değil, cana dayandı…
    Deli gönül ne kutlu çilelere dayandı,
    Lal hançerin mor sümbülle buluştuğu andı..
    O an ki içinde ne al laleler, ne aşk gülleri yandı…

    Açıldı gök kapıları, özlemler arşa dayandı…
    Aşk belliydi sevgili belli , dad ayandı,
    Ah..Yandı bu can.. İçin için .. Nasıl da yandı..
    Ve.. o nasıl vuslat ki sevdalıların ayrıldığı andı…

    Ufkumuz sensin Ey Sevgili, Ey gönüller Sultanı,
    Bükük boynumuz ,hasretimiz ne yalnız, ah ne yalnız…
    Al gül bahçesine döndürdü şehit kanları bütün arzı şimdi.
    Sonsuz sabır çiçek açmada avuçlarda, dudaklar dualaşmış..

    Ey Hak Resulü, merhaba et bize Ey Sevgililer Sevgilisi
    Şeref ver gönül bahçemize, lütfet göz yaşından bir rahmet!
    Bir selam ver gülümsemenden , bıçak şah damarıma dayandı..
    Ezelden ebede hasretinde bu gönül, gül gibi yandı da yandı, yandı…

    Aşıldı bütün isimler ruhum artık o tek ada dayandı,
    Yıkılacaktı gönül arza, ama… Eğilmedi aşka dayandı,
    Yandı madde, yandı, kül oldu, mana da yandı
    Ayandı her şey ama her şey, sır da ayandı
    Ruhumun ezelle buluştuğu an ..Ah o ne yaman andı…

    Selam sana Ey Sevgili!.. Hasretin cana dayandı…
    Muhabbetinle can ten kafesinde, yandı ki ne yandı…
    Ruhum çilekeş bir umman, dad kapısına dayandı,
    Ses Ver Ey Resul…Yanıyor alem, aşkınla aşk da yandı...

    5/9/2008

    HACCA GİTMEK İÇİN İHTİYARMI OLMAK LAZIM?

     
     
     
     
     
    O, nur yüzlü mübarek hacı teyzelerimiz ve amcalarımızdan hep şu itirafları duyuyoruz: “Yavrum o peygamber diyarına, gençken gitmek lazım, keşke dinçken, gençken gitseydik. Siz siz olun hiç geciktirmeyin hemen gidin!”

    Hac için acele edilmeli. Çünkü Peygamberimiz (asm) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlar: “Hac yapmak isteyen acele davransın. Zira sizden hiç kimsenin başına ne gelecek bilinmez. Hastalanacak mı, fakir mi düşecek?” (Ebu Davut, Menasik: 6)



    Bugün, sağlığı ve maddi imkânı yerinde olan bazı kişilere, “Sana hac farz olmuştur. Hacca gidip gelmelisin!” dediğimizde hep şu cevabı alıyoruz: “Daha çok erken, hele yaş bir kemâle ersin, işleri tam yoluna koyalım, çor-çocuğu evlendirelim barklandıralım, inşallah elli’sinden sonra gideriz. Gelince de dünyadan elimizi eteğimizi çeker, kendimizi ibadete veririz. Yoksa şimdi gidersek oradan dönünce hacılığımızı muhafaza edemeyiz. Onun için aceleye gerek yok” gibi mazeretlerle hacca gitmeyi geciktiriyorlar. O, nur yüzlü mübarek hacı teyzelerimiz ve amcalarımızdan hep şu itirafları duyuyoruz: “Yavrum o peygamber diyarına, gençken gitmek lazım, keşke dinçken, gençken gitseydik. Siz siz olun hiç geciktirmeyin hemen gidin!”

    Hac için acele edilmeli. Çünkü Peygamberimiz (asm) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlar:
    “Hac yapmak isteyen acele davransın. Zira sizden hiç kimsenin başına ne gelecek bilinmez. Hastalanacak mı, fakir mi düşecek?” (Ebu Davut, Menasik: 6)

    Müçtehidlerin ekserisi bu hadîsi içtihadlarında esas tutarak, kendilerine hac farz olan kimselerin aynı sene hacca gitmelerinin lüzumuna vurgu yapmışlardır.

    Peygamberimiz (asm) hacca gitmenin ölçüsünü “Azık ve binek” olarak tarif etmiş. Yani hacca gidebilecek yol imkânının ve orada lâzım olacak yiyecek içecek ve diğer ihtiyaçların temini. Bunlara muvaffak olanların hiç geciktirmeden, hemen o sene hacca gitmelerini emretmiş. Hatta öyle ki haccın evlilikten önce olduğunu tebliğ ederek hacca gitmeleri farz olan kimselerin önce hac yapmaları gerektiğini söylemiş. Çünkü hac farz, evlilik ise sünnettir.

    Peygamberimiz (asm) şu hadîs-i
    şerifleriyle de imkânı olduğu halde hacca gitmemenin veya haccı geciktirmenin ne kadar büyük bir vebali olduğunu bizlere ders veriyor: “Kim kendisini Beytullah’a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse onun Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur.” Zira Allah (cc) kitabında “Oraya yol bulabilen insana Allah için Kabe’yi haccetmesi gerekir”. (Âl-i İmran 97) buyurmuştur.” (Tirmizi, Hacc,3)

    Peygamberimiz (asm) başka bir hadislerinde de şöyle buyurmuştur:
    “Allah (cc) buyurdu ki: Bedenine sağlık verdiğim, rızkını bollaştırdığım bir kul bu durumunda üzerinden 5 sene geçtiği halde Kâbe’yi ziyaret etmeye gelmezse rahmet ve lütfumdan mahrum kalır. (Et-Tergib ve Terhib, 2, 212)

    Allah’a iman ve Allah yolunda cihattan sonra en faziletli bir amel olan hac ibadetini yapmak için çocuklara birer iş kurup, onları evlendirip işleri yoluna koyup elli’sini geçmiş olmak gerekmiyor. Bizler lâyemut değiliz. Demirden, polattan bir vücudumuz da yok. Kolay dağılabilir, etten ve kemikten müteşekkil bir vücuda sahibiz. Bu dünyada ebedi kalacak da değiliz. Yarına çıkacağımıza elimizde bir senedimiz yok. Şair: “Dün geçti, yarına çıkan var mı? Gençliğe de güvenmem ölenler hep ihtiyar mı?” demiş.

    Onun için ölüm gelmeden imkânımız varsa hac ibadetimizi eda edelim, ertelemeyelim. Erteleyenler helâk olmuşlardır.

    HAC HAKKINDA KİM NE DEDİ?

    MALCOM X

    Dünyanın dört bucağından on binlerce hacı ile birlikteydim. Mavi gözlü sarışınlardan siyah derili Afrikalı’ya kadar bütün renkler kaynaşmıştı. Fakat hepsi insanların birlikteliğinin, tek bir ruh halinin ibadeti içinde idiler. Bu benim Amerika’da siyah ile beyaz arasında göremediğim, fakat görülmesi kaçınılmaz olan ve olanaklı olan bir manzaraydı. Amerika, İslâm’ı tanımalı, anlamalı ve bilmelidir. Çünkü sadece bu din, toplumdaki ırk, renk, insanlar arasındaki ayrımı kökten reddetmektedir.

    İslâm ülkelerine yaptığım gezilerde konuştuğum insanlar ve hatta beraber yemek yediğim beyaz Amerikalılar kafalarındaki beyaz ayırımcılığın İslâm ile tanıştıktan sonra yok olduğunu söylediler. İnsanların renklerine bakılmaksızın birlikte iç içe oldukları böylesine içtenlikli ve gerçek bir kardeşlik bir manzarasını bundan önce hiç görmemiştim. Kutsal yerlerde geçirdiğim günlerde Müslüman kardeşlerimle Tek ve aynı Allah’a ibadet ve dua ederken, onlarla birlikte aynı tabaktan yedim, aynı bardaktan içtim, aynı kilimin üstünde uyudum.

    Gözleri mavilerin en mavisi, saçları sarıların en sarısı ve derileri beyazların en beyazı idi. Biz gerçekten kardeşlerdik, kardeştik. Çünkü inançlarımız Tek Allah’a idi ve aramızda renkler kalmamış ve beyaz renk, Amerika’da var olan tutum ve davranışlarıyla düşüncelerimizden sökülüp atılmıştı. Bu kutsal topraklarda geçen her saat bana Amerika’daki siyah-beyaz çatışmasına yaklaşımda çok daha güçlü bir iç zenginliği kazandırıyor.
    5/7/2008

    HZ.PEYGAMBER'E(S.A.V)SESLENİŞ

     
     
     
    Bir seher vakti uyandım. Yine gama, yine kedere dalmış her yer Efendim.
    Yine efkâr, yine âh u zâr almış cihanı. Bir velvele ki, sorma Efendim.
    Yine hasret, yine gurbet almış her yanı.
    Bütün aşklar, sevgi ve muhabbetler, bütün dertler kıyama kalkmış.
    Sana hasret, sana müştak, sana tutkun gönüller kıyama kalkmış
    Bir seher uyandım Efendim, sana meczûb âşıklar kıyama kalkmış.
    Her varlık âh u zâra durmuş, lâleler, sümbüller, güller kıyama kalkmış.
    Kıyam etmiş bülbüller, zikre durmuş gönüller.
    Bir seher uyandım Efendim, bülbüle kulak verdim;
    Geçmiş günleri, sevda ve aşkları yâd ediyordu.
    Sana yazılan na'tları, bestelenen şiirleri hikâye ediyordu.
    Ötüyordu dertli dertli. Yine hicrân, yine giryân, yine hazân, yine hüsrandı.
    Kâh ağlıyor, kâh inliyor, kâh susuyordu yine.
    Hiç böyle ötmemişti, böyle şakımamıştı.
    Yakmıştı canı, yıkmıştı cananı, velveleye vermişti cihanı.
    Hiç böyle sızlanmamıştı, böyle dertlenmemiş, geçmişe böyle yanmamıştı.
    Bu sabah ona kulak verdim Efendim.
    Bir sevda dilindeydi, bir aşkı anlatıyordu.
    Oturduğu dalı, yaprağı, gövdeyi titretiyordu, öyle ötüyordu.
    Hasretten yanıyor, gurbetten ağlıyordu. Sanki bütün sevdalıları ağlatıyordu.
    Bu seher başkaydı Efendim, bu sefer başka.
    Hazır dili çözülmüşken ona sormak istiyordum;
    Bunca velvele, bunca serzeniş kime? Onca kıyamet, onca şikâyet niye?
    Bir şeyler fısıldadı, bir şeyler söyledi.
    Âh Efendim, beni yüreğimden vurdu.
    Kalbim böylesine yanmamıştı, göğsüm böyle daralmamıştı.
    Ruhumu inletti, beni dîvâne, muzdarip etti.
    Böyle aşk dinlemedim, böyle muhabbet, böyle hasret görmedim.
    Seherde ağlattı beni, yine gama, kedere saldı...
    Meğer bunca dağlanışı, sızlanışı, bunca âhı, bunca efgânı;
    Yıkık gönüller, kırık kalbler, kavrulmuş yürekler adına imiş.
    Yanık sinelerin, aşka adanmış türkülerin,
    Hasretten lâl kesilmiş dillerin sözcüsü imiş meğer.
    Bunca kıyamet Efendim, bunca âh u zâr;
    Sana adanmış ruhların, türkülerin, aşk ve sevdaların
    Yürek yakıcı bir efgânı, bir efkârıymış Efendim.
    Nasıl bilmedim, nasıl uyanmadım, kendimden utandım.
    Hissizliğimden, insanlığımdan, aşka olan sessizliğimden utandım.
    Soğumuş bir demir kesilmiş bedenimden,
    Kurumuş, çölleşmiş hadekamdan, Sana tutkun gönüllerden utandım.
    Bir seher vakti uyandım Efendim, her yer meşke boyanmış, her şey sermest olmuş.
    Bağbân hayran, bülbül mestâne, kızıllık her yeri sarmış, sanki gülzâre dönmüş.
    Günler buruk ve yalnız, öksüz ve yetim kalmış, o kutlu doğumu yâda durmuş.
    Bir sessizlik var her yerde Efendim, sanki varlık lâl kesilmiş.
    Yine hazân, yine hicran, yine giryân cana düştü. Yine efgân bana düştü.
    Gül böylesine kızıl olmamıştı, böyle dertli, gönlü böyle mahzûn olmamıştı.
    Her zerresini böyle gam, böyle keder, her yanını kırmızı almamıştı.
    Mevsim böylesine yaş dökmemişti ardından, akşam böyle kararmamıştı.
    Sabahlar ne kadar inlemiş, gül ne kadar gözyaşı içmiş bilsen Efendim,
    Göz ne kadar acı dökmüş. Gam ne keder vermiş, ne canlar yakmış,
    Ne hüsranlar yaşatmış bilsen.
    Yokluğun ne elem salmış geceye, ne hüzün vermiş sehere, ne dert vermiş.
    Kırmızılık bir kez daha giyinmiş, bir kez daha kuşanmış ayrılık güllerinde.
    Onlar Sen'i temsil ediyor sözde, Sen'i hatırlatıyor.
    Aşkını o sembolize ediyor, teninin kokusunu o takdim ediyor sanki.
    Gönül bir teselli bulmak istiyor, ayrılık ateşine bir çare.
    Bu hicrana, bu efgâna, bu hüsrâna bir merhem istiyor.
    Bir seher vakti Efendim, teselli aradım gülden, bülbülden.
    Geceden, gündüzden Sen'i sordum.
    Aşktan, ızdıraptan, hasretten bezenmiş bir buket yaptım.
    Sabahı Sana delalet, şafağı teselli yaptım.
    Hasret ve tutkularıma Efendim, sebeb-i meserret yaptım.
    Bir ferman yazmak isterdim her yerde okunsun,
    Sana olan aşkları, tutkuları dile getirsin.
    Bir çerağ yakmak isterdim, gönüllerde Sen'in sevdanı tutuştursun.
    Bir türkü söylemek isterdim, Sen'in adını yüceltsin.
    Aşkına adanmış bir beste yazmak, güle, bülbüle onu okutmak
    Her dertli gönüle onu ezberletmek isterdim.
    Ne çare, sonunda anladım ki Efendim,
    'Dertli söylegen olur.' derler amma,
    Sevdanı anmak, sevdanı yazmak için,
    Erbâb-ı dîl olmak gerek, erbâb-ı gönül
    __________________




    Mutluluk dikenler arasında büyüyen GÜL'dür..Sevgi ve ölüm insana herşeyi hatırlatır..Sevgim RASULUME ve RABBİME duyduğum aşktır..Ölüm ise Sevdalıya kavuşmaktır..

     
    5/2/2008

    Kur-an' ın ilk ayetinin OKU diye başlamasındaki hikmet nedir?

    Image Hosted by ImageShack.us
     
    "İkra/Oku" ilahi emri, O en şerefli varlığın zatında tecelli ile beşere emanet edilen sonsuz kemalata muhatap ve mükellef olmak için bir vazife
    verme ve bir davettir.

    Müşahede edilecek, mana ve muhtevası anlaşılacak, anlaşıldıkça da, Halık'ın nizam ve kudretinin büyüklüğüne ihtişam ve güzelliğine vakıf olunacak bu kainat, Levh-i Mahfuz'un bir tecellisi ve yansımasıdır.

    Allah, insan haricindeki canlı ve cansız her varlığı "kalem" olarak vazifeli kılmış, böylece de, her varlık kendisine tevdi edilen, kendisinde tecelli eden vak'aları kaydetmiş ve kaydetmektedir.

    Canlı ve cansız her varlık bir kitaptır. Bu itibarladır ki, "Gör, müşahede eyle!" suretinde değil de "Oku!" şeklinde bir emir vaki olmuştur. Zira, kitap ancak okunur. Her biri birer kitap olan varlıklar ile dolu ve pırıl pırıl bu kainat elbette ve muhakkak ki, ilahî bir kütüphânedir. İnsandan gayri bütün varlıklar sadece "yazmak" ile mükellef tutuldukları halde, insan hem yazmak ve hele de mutlaka "okumak" vazifesi ile şereflendirilmiştir.

    İlim, kainatta tecelli edegelen nizam ve değişik şekilde tecelli eden şeylerin birbiriyle olan münasebetlerini idrakten ve bu idraklerin tasnifi ve bir araya getirilmesinden ibarettir. Kainattaki bu nizam, nizamdaki ehemmiyetli hassasiyet ve denge, kat'iyen rastlantılara verilemez. Binaenaleyh, böyle bir nizamın elbette bir kurucusu ve vaz'edicisi vardır; hem de, varlığı her şeyden daha ayan bir kurucu.

    Her nizam, ortaya konmadan önce tasavvur edilir. Tıpkı, kağıda dökülüp
    çizilmeden önce bir mimari planın, mimar dimağında tasavvur edilmiş alacağı gibi... Beşerin karışık ve yoğun yapısı ve düşüncesi, bu tasavvur ve var olmaya nasıl bir şekil verir, o bir tarafa; kainat çapındaki bu nizam, Levh-i Mahfuz ise, mukayyet nizam da, Kur'an-ı Kerim'dir ve Levh-i Mahfuz'un aynasıdır.

    Buna göre insan okuyacaktır. Okudukça anlamaya çalışacak, zaman zaman yanlış anlayacak, hatalar yapacak; tecrübelere girişecek; hata-sevap potasından geçirdiği ilim cevherini itimat ve güvenirliğe, emniyet ve sağlamlığa ulaştıracaktır. Bakmak başka, görmek başka; anlamak başka, anladığını kabullenip şuur ve gönlüne mal etmek başka; bütün bunlardan sonra tatbik etmek başka ve tatbik ettiğini de gayra teslim ve tevdi etmek tamamen başkadır.



    1. Kur'an'da; körlük, sağırlık ve dilsizlik beraber zikredilir. Zira yaratılışla ilgili emirler gözle okunduğu gibi, tenzili emirlerin (Kur'an) ilk makes bulacakları yer de kulaktır. Ve bu müşahede ve duyuşa tercüman ise lisandır.

    2. Kulağına çarpan ilahî emirlerle uyanmamış bir gönül, şeriat-ı fıtriye ile abes olarak iştigalden kendini kurtaramayacaktır.

    3. "Oku", bir bütünleşmenin ve bütünleştirmenin; bir müşahede ve değerlendirmenin; bir görme ve onun yanında sezmenin, sonra da bu iç irfana dili tercüman kılmanın ifadesidir ki, ilk emir olması, ne kadar manidardır