kulluğum's profileHavf ve Reca dengesinde ...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
10/19/2009 Hacı adaylarını kutsal topraklara yolculuk heyecanı sardı.YA RABBİ BİZLERİ DAVET ETTİN SANA SENİN HAMDİNLE
KENDİNİ, İLMİNLE ÖVDÜĞÜN GİBİ YÜCELTTİĞİN GİBİ
ER-HAMÜRRAHİMİNSİN,AZİMÜŞŞAN'SIN HAMDÜ SENALAR OLSUN YA RABBİ HAKLARINIZI HELAL EDİN İNŞALLAH RABBİM BÜTÜN ÜMMETİ MUHAMMED'E (S.A.V) NASİP ETSİN.DAVETİNE İCABET GERÇEKLEŞTİRECEK İHLAS,İŞTİYAK VE ZİNDELİĞİ LÜTFEYLE NİYETİMİZİ SAHİH GÖLÜMÜZÜ GENİŞ EYLE DUALARIMIZI GÖNLÜMÜZLE SANA SUNMAYI KABULÜNÜN NETİCESİNE ULAŞTIR .NEBİLER NEBİSİ İKİ CİHAN GÜLÜ ENBİYALAR SULTANI,EFENDİMİZ,SAHİBİMİZ HZ.MUHAMMED MUSTAFA (S.A.V) ÖNDERLİĞİ İLE MEBRUR BİR HACCI,HACCÜL EKBERİ LÜTFET ,İHSAN EYLE BANA VE BÜTÜN HACI KARDEŞLERİMİZE BİZLER SENİN ACİZ MİSAFİRLERİNİZ.O MÜBAREK BELDELERİ AŞKLA ZİYARET ETMEK İSTEYİPTE GELEMEYEN KARDEŞLERİMİZİN VEKALETİYLE SANA ULAŞMAYI SANA GELMYİ GELİPTE RIZANA ULAŞMAYI BİZLERE NASİBİ MÜESSER EYLE YA RABB BAKİ SELAM ESSELAMÜ ALEYKÜM EBEDEN DAİMA İNŞALLAH 2/12/2009 Nereye Gidiyorsun..? EY YOLCU![]() ![]() Uykun varsa yol üstünde uyu!
Hak yolundan uzak durma, orada yat. Belki bir yolcu orada uyandırır, uykunu giderir, açılırsın! (Mevlana)
Ey bu dünya kapısından içeri adımını atmış yolcu. Hele dur biraz dertleşelim, dertleşelim de hissettiğimiz yalnızlığın ya da hissedemediğimiz bizi bekleyen akıbetimizin ne olduğunu, bizi neyin beklediğini anlamaya çalışarak hayatımızı gözden geçirelim.
Ey yolcu, Allah (c.c.) seni kendisine itaat eden kullarından kılsın ve kendisinin tayin ettiği yoldan yürümeyi nasip etsin..! Ey yolcu bu yaşına kadar O’ndan bir şeyler öğrendin, O’nu dinlediysen ne mutlu sana Ey yolcu! Hatırlar mısın kainatın biriciği bir gün şöyle buyurmuşlardı:
“Allah’ın kullardan yüz çevirme sebeplerinden biri de kulun kendisini faydasız ve yararı olmayan işlerle meşgul etmesidir.” Ey yolcu nasihat vermek kolay, nasihati kabul ederek yaşamaksa zordur, zordur çünkü dünya işlerine dalıp aralarında kaybolan dünya işlerine bakmaktan etrafa bakmayı unutan için nasihatler acı ve ağırdır Varsın Yüce Resulün nasihatleri sızılarla, acılarla, hakikatlerle gelsin, gelsin de yıllardır taşıdığımız, yıllardır boş yere beslediğimiz, büyüttüğümüz umutları yeşertsin, onlara hayat, gönlümüze umut versin
Ey yolcu bir baksana ne amel konusunda zengin, ne ilimde ileri… Ey yolcu eşi ve benzeri olmayan, Rahman ve Rahim olan Rabbimiz buyurmuştur ki: Emirlerin en büyüğü, en kutsalı, hakikatin odak noktası kainatın sahibi ve sahibimiz emrediyor, vaadediyor… Ne dersin be ey yolcu ne olursun söyle Allah aşkına söyle eli boş, sermayeyi tüketmiş biri olarak gittiğimizi görmüyor musun?…
Vesselâm
Mutluluğun formulü 40 ayette gizli...Mutluluğun formülünü bulmanın binbir yolu’na dair bugüne kadar yüzlerce kitap yayınlandı. Birbirinin kopyası olan bu kitaplar yayınlanmaya da devam ediyor. Oysaki yazar İrfan Gürkan Çelebi, bunlara hiç gerek olmadığını düşünüyor.
Mutluluğun formülünü veren kitap, 1400 yıl öncesinden insanoğluna zaten gönderilmişti. Birçok filozofun, edebiyatçının sözlerine kulak verip mutluluğun peşine düşen insanlar, Yüce Yaratan’ın tavsiyelerini yıllarca göz ardı etmişlerdi. Çelebi’ye göre Aristo’yu, Rousseau’yu, Shakespeare’i çok iyi bilenler, aslında kendilerini herkesten daha iyi tanıyan Yaratıcı’nın mutluluk önerilerini araştırmadılar. Belki de merak etmediler. Aslında Kur’an-ı Kerim mutluluğun başucu kitabıydı. İşte Çelebi, Kur’an-ı Kerim’i anlamakta zorlandığını söyleyen, aralarında bir uçurum olduğunu zanneden, onu hiç eline almayanların okuması gerektiğini düşündüğü bir çalışma hazırladı. “40 Ayet Tefekkürü Vahiyden Kalbe” adlı kitabında insan ilişkilerinde başarılı ve mutlu olmanın yollarını anlatan 40 ayeti bir araya getirdi. Kitabın en önemli özelliği, bu ayetlerin edebi bir dille açıklanması. Kitaptaki edebi incelik, öncelikle denemelerin başlıklarında görülüyor. Mesela, güvenilir olmanın önemini anlattığı Mücadele Sûresi’nin 7. ayeti, “Yılan ıslığı kadar sessiz fısıltılar” başlığıyla, Fatır Sûresi’nin 19-22. ayetleri ise “Lütuf kapılarını çalmayan elbet cudamdır” başlığıyla açıklanmış. Çelebi, “Bu, kesinlikle bir din kitabı değil. Edebi dille ve deneme tekniğiyle yazıldı. Böyle bir kitap yazmamın nedeni, bunalım geçiren günümüz insanının yani benim bir çıkış yolu arayışı.” diyor. İrfan Gürkan Çelebi, aslında yazar, yönetmen ve oyuncu. 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde dramatik yazarlık eğitimi almış. TiyatRol İstanbul’un genel sanat yönetmeni. Takvim gazetesinde köşe yazıları yazıyor. Uzun yıllar radyo programcılığı yapmış. Çelebi’nin ayetlerden çıkardığı mesajlar *** Mutluluğun formulü 40 ayette gizli...Mutluluğun formulü 40 ayette gizli...
bir gönül eriyle dostluk kurmak
Aşk Çağlayanı Mevlana1/30/2009 Zulmü AlkışlayamamZulmü Alkışlayamam
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; 12/17/2008 Beşer Zulmeder, Kader Adalet Eder..![]() Evet, kimse yaptığının yanına kalacağını sanmasın. Çünkü adili mutlak olan Allah, imhal eder, yani mühlet verir; ama asla ihmal etmez. Bir de bakarsınız ki zalim, zulmünün karşılığını beklenmedik bir anda olanca şiddetiyle görmüştür. Ancak insanlar bu cezanın yaptığı zulmün, haksızlığın karşılığı olduğunu bazen anlayamazlar da zalimin, haksızın yaptığı yanına kaldı sanırlar. İşte size irşat eserlerinde haksızlık ve zulüm karşılığı olaylardan bir misal… Bir gün Musa Aleyhisselam: - Ya Rabbi! der, bazı insanlar zalimin yaptığı yanına kalıyor sanıyorlar. Halbuki senin adaletin eninde sonunda gerçekleşmekte, zalim zulmünün karşılığını mutlaka bir sebeple görmektedir. Bana gerçekleşen bu adaletinin bir örneğini göster ki, onu insanlara anlatayım da kimse zulüm ve haksızlık yapma cesareti bulamasın kendinde. Eninde sonunda zulmünün karşılığını göreceğini anlasın herkes. Rabb’imiz: - Ya Musa der, sahrada dört yolun kesiştiği yerdeki çalılıkta saklanarak çeşme başında cereyan edecek olayları seyret de gör bakalım zalim, haksız nasıl eninde sonunda zulmünün, haksızlığının karşılığını görmektedir… Musa Aleyhisselam, tarif edilen yerdeki ağaçların arasına gizlenerek karşıdaki çeşme başında yolcuların yaşayacağı olaylara bakmaya başlar. İlk olarak bir atlı gelir çeşmenin başına. Atından iner, üzerindeki heybesini alıp ağacın gölgesinde oturup yemeğini yer, suyunu içer, içinde altınları bulunan heybesini orada unutarak atına binip uzaklaşır. Arkasından gelen ikinci yolcu, çeşmeden suyunu içer, etrafa bakarken ağacın dibinde bir heybe görür. Kaptığı gibi heybeyi gözden kaybolur. Onun arkasından iki gözü de görmeyen üçüncü yolcu gelir, o da eğilerek çeşmeden suyunu içer, bir kenara çekilerek şöyle birazcık dinlenmek isterken heybenin sahibi ilk yolcu atıyla çıkagelir, öfkeyle heybesini aramaya başlar. Yaşlı bir adamdan başka da kimseyi görmeyince: - Burada unuttuğum heybemi sen alıp sakladın, ya paramı verirsin yahut da canını!.. der. İhtiyar: - Ben iki gözü de görmeyen bir adamım. Senin heybenin nerede olduğunu ne bileyim!.. diyerek sert karşılık verince, öfkesi başına sıçrayan atlı, ‘Bu yaşta beni mi kandıracaksın?’ diyerek bir vuruşta ihtiyarı yere serer, ölümüne sebep olur. Hemen atına atlayıp oradan uzaklaşır. Bunları bulunduğu yerden seyreden Musa Aleyhisselam: - Ya Rabbi, der, bu atlının içi para dolu heybesini arkasından gelen genç bir yolcu alıp gitti, cezayı ise ondan sonra gelen yaşlı adam çekti. Adalet neresinde bunun?.. Rabb’imiz şöyle hitap eder: - Ya Musa! İnsanlar böyledirler işte. Hep hadiselerin dışına bakarlar, içindeki kaderin adaletini çoğu zaman göremezler. Burada herkes geçmişte yaptığının karşılığını gördü, diyerek işin geçmişini şöyle açıklar: - Para dolu heybesini çeşmenin başında unutan atlı, vaktiyle yanında çalıştırdığı fakir bir adamın hakkını vermedi, yoksul adamın hakkı kaldı üzerinde… İşte heybeyi alıp giden genç yolcu, o yoksul adamın çocuğudur. Aldığı para babasının hakkı olan paraydı. Onu alıp gitti. Böylece kaderin adaleti yerini bulmuş, çocuk babasının verilmeyen hakkını alıp gitmiş oldu. Ölen ihtiyara gelince: - O da astığı astık, kestiği kestik denecek derecede zalimin biriydi… Nice kavgalara, zulümlere karışmış, yaptığı hep yanına kalmıştı. Son olarak da atlının babasını öldürmüş, yaptığı yanına kaldı sanmıştı. Nihayet atlı da geldi, parasını aldı zannıyla babasını öldüren adamı bir vuruşta öldürdü, tıpkı onun da babasını bir vuruşta öldürdüğü gibi. Bundan sonra Rabb’imiz Hazreti Musa’ya şöyle hatırlatmada bulunur: - Ya Musa! Söyle kullarıma, hikmetini bilemedikleri olaylara itiraz yollu bakmasınlar. Bilsinler ki, bir yapana bir başka yapan çıkacak, kimsenin yaptığı zulüm, haksızlık yanına kalmayacak, kaderin adaleti eninde sonunda yerini bulacaktır. Atlı adamın çalıştırdığı işçisinin hakkını sonunda heybe dolusu parayla ödediği gibi, babasını bir vuruşta öldüren adamı da kendisi bir vuruşta aynı şekilde öldürdüğü gibi… Onun için büyüklerimiz demişler ki: “Hak Teala bir kulun hakkını bir başka kul ile alır; bilmeyen gafil onu kul kendi yaptı sanır!” 9/29/2008 AŞKI VARLIĞIMDA GİZLİ OLANAHamdin,din gününün sahibine,kalemle yazmayı ve açıklamayı öğretene,bağışlayıcılığı deryaları aşkın alemlerin Rabb’ine şükürler olsun.Şükürler olsun yoktan var edene,sevene ve sevdirene.Habibini sevipte alemleri halk edene. Selam olsun kendinden özge ümmetini düşünene.Tebessümünde güller açan,teri gül kokan,gönüllerin solmaz gülüne.Güllerin ve gönüllerin efendisine. Açtım gözlerimi,ismin doldurdu kulaklarımı.Sana şehadet ediyordu her şey.Gökler dolusu dalga dalga ismini haykırıyordu sonsuzluklar.Seni anlatıyor bölük bölük bulutlar.Sana meftun,sana tutkun,sana hayran yıldızlar.Aşkından pervaneler gibi dönüp duruyor güneş etrafında kainat ve ay.Sen ki Süreyya yıldızısın efendim. Aşkın varlığımda gizli,bense aşkında.Aşkına yaratıldı bütün mevcudat,aşkınla varız ey yar!Her şeyde bir nebze olsun senin güzelliğin var. Gel ey sevgili! Kainat zulümlerle inliyor,zalimler hüküm sürüyor her yanda.Ne dur durak biliyorlar ne yazık günah.Aktıkça akıyor kanı mazlumların,herkes olmuş seyirci tüm insanlık ziyanda.Mazlumların gözleri yaşlı,asırlar öncesinden yetimlerin ve masum kız çocuklarının seni beklediği gibi bekliyorlar,bütün gönüller duada.Sen de asırlar öncesindeki o kutlu gün gibi aydınlat dünyamızı. “Yaklaşıyor,yaklaşmakta olan”diye seni müjdelesin bir şair panayırda.Ve Ebabiller yenilmiş ekinlere benzetsin Ebrehe’nin ordusunu.Kurusun bir dere,taşsın bir nehir yatağından.Kisra’nın yerini alan adı BEYAZ,içi geceden de karanlıksarayların sütunları yıkılsın yeniden.Müslüman kanı akıtarak yakmaya çalıştıkları ateşleri sönsün ebede kadar Mecusilerin.Gel ey sultanım!Üzerimize ab-ı hayat damlaları indirsin bulutların.Yeryüzü en güzel rengiyle karşılasın o günü.Göz alıcı renklerle doğsun ebemkuşağı.Zulmetler perde perde terk etsin ufkumuzu.Yetimlerin aydınlansın mütebessim yüzleri.Rahmet pınarlarından boşalsın mutluluklar.Çünkü Sen;alemlere gönderilen rahmetsin efendim.Kararan gönüllerimiz aydınlansın nurunla.Şehir kapılarında toplansın ensarların ve “Tekrar ay doğdu üzerimize”diye mırıldansın dudaklar.Seni misafir etmek için yarışsın tüm kainat.Hoş sedana gark olsun direksiz mavi sema.Kasideler yazılsın o kutlu pazartesine.Muştular ulaştırılsın her yandan dört bir yana.Artık sussun,mazlumları susturan zalimlerin sesleri.Göklerde dalgalansın biricik hakikatler,Rabb’imin ayetleri.Nuruna doğru dönsün kararan kalplerimiz.Çünkü Sen;hasta gönüllerimize ilaç,başlarımızda ebedi parlayacak taçsın efendim.Alsınlar ne varsa elimizde.Silinsin üstümüzden dünya zevklerinin o pis kokusu.Onların olsun saraylar,uğrunda kanlar dökülen dünyada kalan mallar.Bize aşkın yeter.Rüyalarımızda güller açtıran tebessümün,ahiret yurdunda cemalinle müşerref olmak,mahşerde şefaatinle can bulmak yeter.Biliriz ki Sen;nebilerin bile medet istediği şahsın efendim.Sevgili!Sen kainatın bağrında yetişen en müstesna gülsün.Yüzün gibi bir gül gelmedi,gelmeyecek ebedi.Hani tüm çağlara seslenerek:“Suya versin bağban gülzarı zahmet çekmesünBir gonca açılmaz yüzün tek verse bin gülzare su”derdi ya Fuzuli.Bahçıvanlar da anladılar ki tüm uğraşlar fuzuli.Onlar da anladılar ki sensiz her şey fuzuli.HAFIZ ÖMER GEÇDOĞAN10/BŞEHİT METEHANATMACA ANADOLULİSESİSULUOVA/AMASYA8/4/2008 Hala sizinleyse!!! onu çok sevin sevebilecekmiyiz?Hala sizinleyse!!! 1 yaşınızdayken sizi elleriyle besledi ve yıkadı. Bütün gece ağlayıp onu uyutmayarak teşekkür ettiniz. 2 yaşınızdayken size yürümeyi öğretti. Size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz. 3 yasınızdayken size özenle yemekler hazırladı. Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz. 4 yaşınızdayken elinize rengârenk kalemler tutuşturdu. Evin bütün duvarlarına resim yaparak teşekkür ettiniz. 5 yaşınızdayken sizi cici kıyafetlerle süsledi. Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz. 6 yaşınızdayken okula kadar sizinle yürüdü. Sokaklarda "GITMIYCEEEEEEEM" diye ağlayarak teşekkür ettiniz. 7 yaşınızdayken size bir top hediye etti. Komşunun camini kırarak teşekkür ettiniz. 9 yaşınızdayken size dualar öğretti, siz her seferinde unutarak teşekkür ettiniz. 11 yaşınızdayken sizi arkadaşınızla sinemaya götürdü "Sen bizimle oturma" diyerek teşekkür ettiniz. 12 yaşınızdayken zararlı TV programlarını seyretmenizi istemedi. O evde değilken hepsini izleyerek teşekkür ettiniz. 19 yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı, sizi arabayla kampusa götürdü ve eşyalarınızı taşıdı. Arkadaşlarınız alay etmesin diye kampus kapısında vedalaşarak teşekkür ettiniz. 21 yaşınızdayken iş hayati ve kariyerinizle ilgili size fikir vermek istedi. "Ben senin gibi olmayacağım" diyerek teşekkür ettiniz. 22 yaşınızdayken kep giyme töreninizde size gururla sarıldı. Avrupa seyahati için para isteyerek teşekkür ettiniz. 25 yaşınızdayken düğün masraflarınızı karşıladı, sizin için hem mutlu oldu hem çok duygulandı. Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz. 30 yaşınızdayken bebek bakimi hakkında size akil vermek istedi. "Artik bu ilkel yöntemleri bırak" diyerek teşekkür ettiniz. 40 yaşınızdayken sizi arayıp bir akrabanızın doğum gününü hatırlattı. "Anne işim başımdan aşkın" diyerek teşekkür ettiniz. 50 yaşınızdayken o çok hastalandı, hafta sonunda onu görmeye gittiğinizde mutlu oldu. Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz. Derken bir gün..... o öldü. O güne kadar onun için yapmadığınız ne varsa, o anda kalbinize bir yıldırım gibi duştu.... VE BİR HİKAYE: "Evin telefonu sabaha karşı üç buçukta çaldı. Uyku sersemi adam telefonu açtı. Telefondaki ses annesine aitti. Telaşlandı, korktu başlarına bir şey mi gelmişti? Annesi "nasılsın oğlum iyi misin?" diye sordu. Oğlu şaşkın bir ifadeyle "iyiyim anne hayırdır bir şey mi oldu siz iyi misiniz?" dedi. Annesi "biz iyiyiz bir şeyimiz yok sadece sesini duymak istedim" dedi. Oğlu da "anne bunun için mi aradın saat sabahın üçbuçuğu yarında konuşabilirdik" diyince annesi de "rahatsız mı ettim oğlum?" dedi. Oğlu "evet anne rahatsız ettin" diyince annesi "30 sene önce sen de beni bu saate rahatsız etmiştin, doğum günün kutlu olsun" EĞER HALA SİZİNLEYSE, ŞİMDİ ONU HER ZAMANKİNDEN DAHA çoOK SEVİN 7/29/2008 miracınız mırac olsun,hayırlara vesile olsun inşallah selam ve dua ile.
Ya Alim! tüm dua doslarımın ,tüm müslüman kardeşlerimin mubarek mırac kandilini kutlar bugünün ve gecenin hürmetine,tüm doslarımın inşaallah sıkıntılardan,hastalıkklardan,kurtuluş vesilesi verir rabbim,doslarımın herne derdi varsa yarabbi onları sana havale ediyorum.senin herşeye gücün yeter "ALLAH'ım,yararsız bilgiden,korkusuz kalpten,kabul olmayacak yakarıştan ve doymak bilmeyen nefisten sana sığınırım. Hz.MUHAMMED SAV 500 adet Hasbiyallahü ve ni’mel vekil 7/16/2008 nefsini Allah'a satan gençFAKİH anlatıyor:
- Babam, Abdulvahid b. Zeyd'in şöyle dediğini anlattı: - Bir gün ben alışılmış toplantılarımızdan birinde idim. Gazaya çıkmak için hazırlığımızı yapıyorduk. Arkadaşlarıma pazartesi sabahına hazırlanmaları emrini verdim. Bu sırada biri, şu âyet-i kerimeyi okudu: - "Allahu Teâlâ, kendilerine verilecek cennet karşılığı, mü'minlerden mallarını ve nefislerini satın almıştır..." (Tebve süresi, âyet:111) Sonunda onbeş yaşında bir genç ayağa kalktı. Babası ölmüştü. Babasından kendisine çok mal kalmıştı. Bana şöyle dedi: - Ey Abdulvahid! Allahu Teâlâ , kendilerine cennet verilmek üzere, mü'minlerden mallarını ve nefislerini satın almışmıdır? - Evet, dedim. Şöyle devam etti: - Ay Abdulvahid! Bana cennet verileceği vaadine inanarak nefsimi Yüce Allah'a satıyorum. Şöyle anlattım: -Kılıç darbesi, du sözden çok ağır ve zordur. Halbuki sen bir çocuksun. Korkarım ki, sabredemezsin. Bu satıştan aciz kalırsın. Şöyle dedi: -Ben Allah ile alış veriş edeceğim; sonra da âciz kalacağım öyle mi?. Sonrada nefsimiz bize kusur yolu gösterdi, dedik ki: - Bu çocuktur; yapar, ama biz yapamayız. Bundan sonra, malını Allah yolunda sadaka olarak dağıttı. Yalnız geçimine yetecek miktar ile atı ve silahı kaldı. Gazaya çıkış günü, bize ilk gelen o oldu. - Sana selâm ey Abdulvahid, deyince: - Sana da selâm, Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Satış kazancın bol olsun, dedim. Bundan sonra, yola koyulduk. O da bizimle beraber idi. Gündüzleri oruç tutyordu. Geceleri namaz kılıyordu. Hizmetimizide görüyordu. Hayvanlarımızı yayıyor, Uyuduğumuz zamanda bizi bekliyordu. Böylece biz, Rum beldelerine vardık. Biz bu hâl içindeyken, bize çıkageldi. Şöyle diyordu: - Ah AYNA-İ MARDİYE'ye bir kavuşsam. Arkadaşlarım, onun bu hâline dedilerki: - Galiba çocuğa vesvese geldi; yahut aklı bozuldu. O yine bize öyle diyerek yaklaştı: - Ey Abdulvahid! Artık sabrım kalmadı. AYNA-İ MARDİYE'ye bir kavuşsam. Dedim ki: - Ey habibim, bu AYNA-İ MARDİYE dediğin nedir? Şöyle anlattı: - Ben uykuya daldım. Bana biri geldi şöyle dedi: -Seni AYNA-İ MARDİYE'ye götüreceğim. Beni bir bahçeye götürdü. Orada suyu gâyet tatlı bir ırmak akıyordu. Birde baktık ki, o ırmağın kenarında bir çok cariyeler var. Üzerlerinde tarifini yapamayacağım süsler ve elbiseler vardı. Beni görünce sevindiler ve şöyle dediler: - İşte AYNA-İ MARDİYE'nin zevci. Yanlarına vardım. Selam verdim. - AYNA-İ MARDİYE aranızda mı? Dedim. Şöyle anlattılar: - Hayır, biz onunhizmetçileriyiz, cariyeleriyiz. öne doğru ilerle... İlerledim; bir nehişr gördüm. Bu bir bahçede idi. İçi süt doluydu: Hemde tadı bozulmayan bir süt... Oarada da birtakım cariyeler vardı. Onları görünce güzelliklerine hayran kaldım. Onlar beni görünce sevindiler. -İşte bu; Vallahi AYNA-İ MARDİYE'nin zevci, dediler. Onlara yaklaştım: -Size selam. AYNA-İ MARDİYE içinizdemi? Dedim, şöyle anlattılar: -Sana da selâm, ey Allah'ın velisi! içimizde değil; biz onun hizmetçileriyiz;cariyeleriyiz. ileri geç. İleri geçtim. Şerbetten bir vadi gördüm. Bu şerbet, vadinin kenar kısmında akıyor, Yanında bir takım cariyeler varki, öncekilerini güzellikte bana unutturdular. Yanlarına vardım: - Size selâm. AYNA-İ MARDİYE içinizde mi? Diye sordum, şöyle dediler. - Hayır biz onun hizmetçileriyiz;cariyeleriyiz. İleri geç. İleriye geçince, süzülmüş baldan bir nehir gördüm. Kenarında birtakım cariyelar oturuyor, Hem nurlu, hem de çok güzellerdi. O kadar ki, öncekileri bana unutturdular. Bunlara da: - Size selâm. AYNA-İ MARDİYE aranızda mı? Dedim, şöyle söylediler. - Hayır, ey Rahman'ın velisié Bizler onun hizmetçileriyiz; cariyeleriyiz. ileri git. İleri gittim. Bir çadır gözüme ilişti. Bu çadırın kapısı inci işlemeliydi. Önünde bir cariye duruyordu. Süsler takınmış, güzel elbiseler giymişti. Beni görünce sevindi ve içeriye seslendi: -Ey AYNA-İ MARDİYE, işte zevcin geldi. Bunun üzerine çadıra yaklaştım, içeri girdim. Baktım ki o, tahtında oturuyor. Tahtı, incilerle yakutlarla süslenmişti. Onu görür görmez çarpıldım; beni şöyle diyerek karşıladı: -Merhaba, ey Rahman'ın velisi! Bize gelme zamanın yaklaştı. Gidip boynuna sarılmak istedim; bana şöyle dedi: - Hele dur; boynuma sarılma zamanın gelmedi. Henüz sende hayat ruhu var. İnşallah bu akşam iftarı yanımızda yaparsın. İşte , bundan sonra uyandım. Ey Abdulvahid, artık ayrılığına dayanamayacağım. Abdulvahid diyor ki: - Sözümüz yani bitmişti; karşıdan bir düşman güruhu çıktı. Onlara karşı çıktık. O genç de çarpıştı. Onlardan dokuzunu bu genç öldürdü. Onuncusu kendisi idi. Yanına vardım, kanlar içindeydi. Gülünce , ağzına kan doldu; dünyadan ayrıldı. 6/29/2008 Çok Çok Önemli Bir Haslet Olan Diğergâmlık (KENDİNİ BAŞKASINA TERCİİİİH ETMEK)![]() Çok Çok Önemli Bir Haslet Olan Diğergâmlık
Diğergâmlık; kendisinin ihtiyacı olduğu halde başkasını kendi nefsine tercih etme duygusudur...
Cömertliğin bir üst derecesi ve hatta ondan da daha büyük bir fazilet ve davranış. Diğergamlık yani İsâr; bir kimsenin, kendisinin muhtaç olduğu birşeyi başka bir muhtaca vermesi, onu kendine tercih etmesi, başkasını kendinden daha çok düşünmesi demektir. Bu büyük fazilete ulaşanları Cenâb-ı Allah Kur'ân-ı Kerim'de överek, şöyle buyurmuştur: "Muhâcirlerden önce, Medine'yi yurt ve iman evi edinenler, kendilerine hicret edip gelenlere saygı beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı nefislerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, başkalarını kendi öz canlarına tercih ederler. " (el-Haşr, 59/9). Ebu Hüreyre'den gelen bir rivâyete göre: "Bir gün Hz. Peygamber'in huzuruna bir adam geldi ve açlıktan takatinin kesildiğini söyledi. Rasûlullah, hanımlarına bu adama bir şeyler vermeleri için haber gönderdi. Hanımları evlerinde sudan başka bir yiyecek bulunmadığını söyleyince Rasûl-i Ekrem: "-Bu gece bu adamı kim misafir edecek?" dedi. Bunun üzerine Ensâr'dan biri: (Ebu Talha olduğu rivâyet edilmektedir) -Ya Rasûlallah, ben misafir ederim, dedi. Onu evine götürdü. Evde hanımına yiyecek birşey bulunup bulunmadığını sordu. Karısı da yalnız çocukların yiyeceği kadar birşey bulunduğunu söyledi. O da: "-Öyleyse onları bir şeyle avut, sofraya gelmek isterlerse uyut. Misafirimiz eve gelince lambayı söndür, ona kendimizi de yiyormuş gibi gösterelim," dedi. Sofraya oturdular. Misafir karnını doyurdu. Kendileri karanlıkta yiyormuş gibi davrandılar ve aç yattılar. Sabah olunca ev sahibi Peygamberimiz (s.a.s.)'in yanına gitti. Rasûlullah ona: "Bu gece misafirinize karşı yaptığınız davranıştan Allah razı oldu. " buyurdu. Allahu Teâlâ da onlar hakkında yukarıdaki âyet-i kerimeyi indirdi. (Riyâzü's-Salihîn, I, 586-587) Yermuk savaşında meydana gelen bir olay isar'ın (Diğergamlığın) en güzel bir örneğidir. Hz. Huzeyfe şöyle anlatıyor: "Yermuk harbinde, yaralılar arasında kalan amcamın oğlunu aramak üzere savaş alanında geziyordum. Yanımda biraz su vardı. Hava da çok sıcaktı. Amcamın oğlunu buldum. Su isteyip istemediğini sordum. Başıyla isterim, dedi. Tam suyu içireceğim sırada öteden birisi, "Ah su", diye inledi. Amcazâdem gitmemi ve suyu ona içirmemi işaret etti. Gittim, baktım ki Âsım'ın oğlu Hişâm. Tam ona su vereceğim sırada başka birisi "Su!" diye inledi. Hişam da suyu içmedi ve beni ona gönderdi. Arayıp buldum, fakat kendisine suyu ulaştırıncaya kadar o şehit olmuştu. Hemen Hişâm'ın yanına koştum, o da şehit olmuştu. Bari suyu amcamın oğluna içireyim diye onun yanına gittim, fakat o da şehit olmuştu. Nihayet su elimde kaldı. Allah hepsine rahmet etsin." İslam Ansiklopedisi
6/15/2008 Allah Rasulü nü (s.a.v)sevmenin belirtileri.....![]() Allah Resulü’nü sevmek imandandır ve vaciptir. Hz. Peygamber, Hz. Ömer’in “Ey Allah’ın Resulü ben Seni nefsimden başka herkesten daha çok seviyorum.” sözüne karşı, “Ya Ömer Beni, nefsin dahil her şeyden daha çok sevmedikçe mümin sayılmazsın.” diyor. Bunun üzerine Hz. Ömer de “Şu anda Seni kendimden de çok seviyorum.” cevabını veriyor.
Elbette kuru bir sevgi fazla bir şey ifade etmez. Kalben sevmek, dil ile belirtmek ve davranışlarla da sergilemek lazım.Allah ve Resulünün dostları, Resulullah’ı sevmenin belirtilerini şöyle ifade ediyorlar: 1. Sık sık O’nu (sas) anmak: Bilindiği gibi kişi sevdiği insanın ismini sık sık telaffuz eder ve bundan da haz duyar. Aşıkların, sevgililerinin isimlerini, dağa, taşa, duvara, ağaca, park ve bahçelere yazmaları bunu gösteriyor. Kişi sevmediği insanın ismini hatırlamak bile istemiyor. 2. Salatü selam getirmek: Bir hadiste de Hz. Peygamber, ‘Allah’ın serbest gezip dolaşan melekleri vardır, Bana salat ü selam getirenlerin selamını bana ulaştırırlar, ben de bire on olarak karşılık veririm’ demektedir. Elbette Hz. Peygamber’in bizim selamımıza ihtiyacı yoktur, bizim ona ihtiyacımız var, bizim için bağışlama vesilesidir. Bu vesileyle, salat ü selam getiren kişi ibadet ortamına çekilmiş olur. Çünkü Allah Resulü’nü düşünmek Allah’ı düşünmek demektir, Allah’ı düşünmek ise ibadet demektir. 3.O’nun (sas) sünnetine uymak: Resulullah’ın sünnetine tabi olmak, Allah’ı sevmenin de belirtisi olduğu Kur’an’ın ifadesidir: “(Ya Muhammed) deki eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz ki Allah da sizi sevsin.” (Ali İmran, 31) Bir insanın, bütün sünnetleri yapması elbette mümkün değil ancak herkesin yerine getirebileceği sünnetler vardır ve bunlar zaten yapmamız gereken davranışlardır, o davranışları sünnete dönüştürmenin yolu ise Hz. Muhammed’i düşünmekten geçer. Mesela, Bismillah deyip yataktan kalkmak, besmele ile yiyip içmek, giyinirken sağdan başlamak, yatarken sağ tarafa yatmak herkesin yapabileceği davranışlardır. Ancak ‘Allah Resulü böyle yapıyordu’ deyip yapmakla o davranış ve alışkanlıkları sünnete yani ibadete dönüştürebiliriz. 4. Bol bol hadis okumak: Dinin detayları, İslam’ın ikinci kaynağı olan hadislerdedir. Hadis okumak, anlamak ve uygulamak insanı kemale ulaştırır. Aklını ve muhakemesini geliştirir, Resulullah’ı daya iyi tanır ve tanıdıkça da sever. Vahyin kontrolünde olan hadisler, her zamanda, her ihtiyacımıza cevap vermektedir. Kur’an’ı doğru anlamamızın da vesilesidir. Hadis okuyup belleyen ve başkalarına aktaranlara, Hz. Peygamber’in duası var: “Benden bir hadis işitip belledikten sonra, onu işittiği gibi başkasına aktaranını yüzünü, Allah nurlandırsın.” (Ebu Davud). 5. O’nun (sas) ahlakıyla ahlaklanmak: Yani sabırda, cömertlikte, sözünde durmada, vefada, merhamette, tevazuda, adalette, bağışlamada insanlarla olan muamelelerinde O’nun gibi olmak, O’nu sevmek demektir. Allah bizi birbirimize sevdirsin, Resulü’nü bizden razı etsin. Amin. 6/3/2008 KALP SEVMEKTEN YORULMAZKALP SEVMEKTEN YORULMAZ
![]() ![]() Hayat, bakış açısından ibarettir. Üzüntümüz de, sevincimiz de hayata baktığımız pencereye göre değişir. Sahi, siz hayata hangi pencereden ve ne açıdan bakıyorsunuz? Eğer mutlu değilseniz, hayata baktığınız pencereyi değiştiriniz. Üzüntülerden kurtulamıyor ve sürekli sıkıntıların kıskacında eziliyorsanız, hayata bakış açınızı hemen başkalaştırınız. Tanıdığım öyle insanlar vardır ki, hayata daima olumsuzluk penceresinden bakarlar. Hep kötüyü, eksiği, bozuğu görürler. Böylece içlerinde, sürekli olumsuzluğu biriktirmiş olurlar. Onlara göre her şey, her zaman kötüdür. Hayat felaketlere gebedir. İnsanlar gittikçe kötüleşmekte ve insanlıktan çıkmaktadır. Her insanı bir kötülük odağı olarak gören böyle birinin, üzüntüden kurtulabilmesi ve mutluluğu yakalaması mümkün müdür? Herkesten ve her şeyden daima kötülük bekleyen bir insanın, huzurlu olması imkansızdır. Çünkü, ona hiç kimseden zarar gelmese de, içindeki bu kötülük beklentisi ona kötülük olarak yeter de artar. Aslında, “Herkes kötü” diyen kendi kötülüğünü göstermiş olmaz mı? Beklentileri hep olumsuz olan, biraz da kendi iç dünyasını göstermiş olmaz mı? Zira kötülüğü bekleyen, onun yapılabilir olduğunu düşünendir. Olumlu bakmak uyumlu olmaktır Kendisini hep iyiliğe ayarlamış olan, herkesi de kendisi gibi bilir. Bu sebeple de kötülük beklentisi sınırlıdır. Hatta her geceyi Kadir, her rastladığı kişiyi de Hızır sanır. Gördüğü düşü hayra yorar. İyilik ve güzellik yorumu mümkün oldukça, kötülüğü hayaline bile getirmez. Kötülere karşı bile kötüleşmeyi asla düşünmez. Kötülere acır. Onlara da yardıma hazırdır. Dünyada kötü ve kötülük kalmasın diye hep duadadır. Gözü, bardağın dolu yanındadır. Olumluyu görür, anlatır. . . Olumlu bakmak, uyumlu olmaktır. Olumluyu gören, söyleyen, öven; olumlu hâlleri çoğaltandır. İç dünyasındaki olumluluk hâli, bakış açısını oluşturur. Zira, “Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Hayata olumluluk penceresinden bakan, hep iyi dileklerde bulunur. İyilik temennisi iyidir. Önce sahibini iyileştirir. Evvela dilek sahibinin içini iyileştirir. Bu sebepledir ki, iyilik dileyen iyilik bulur. Çünkü, dilekler dualaşır, dualar gerçekleşir. Yüce Yaratıcı bu alemde öyle bir gönül sistemi kurmuştur ki, iyi olmak için, iyiliği herkes için istemek gerekiyor. Sadece kendi iyiliğini isteyen benciller, bunu asla başaramıyorlar. “Ben penceresi”nden bakmayın Bilge hükümdar, bencil miskinlerle, gönül ehli dervişler arasındaki farkı ortaya koymak için şu denemeyi yaptırmış. Tembelhanelerinden topladığı bencil kişileri bir araya getirtmiş ve gün boyu aç bıraktırmış. Sonra da kocaman bir çorba kazanını ortalarına koydurtmuş. Miskin benciller hemen hırsla kaşıklara saldırmışlar. Kocaman kaşıkları çorba kazanına daldırmışlar. Ancak çorba dolu kaşıkları ağızlarına götürememişler. Çünkü kaşıkların sapı neredeyse bir metreye yakınmış. Bu sebeble çorba dolu kaşıkları ağızlarına götürememişler. Yiyemedikleri çorba üstlerine başlarına dökülmüş, çorba kazanına düşmüşe dönmüşler, perişan olmuşlar, aç kalmışlar. Bencil miskinlerden sonra, dervişler getirilmiş. Aynı şekilde, gün boyu aç kalmış olan bu fakir insanlar, görünüş itibariyle öncekilere benziyormuş ama, gönül bakımından apayrı ve bambaşka imişler. Çorba kazanının etrafına oturmuşlar sükunetle. Bir kazana bakmışlar, bir de ellerine verilmiş olan uzun saplı kaşıklara. Sonra da bir güzel karınlarını doyurmuş, açlıklarını gidermişler. O uzun saplı kaşıklara rağmen aç kalmamışlar. Çünkü birbirlerini doyurmuşlar. Herkes kendi kaşığını karşısında oturan arkadaşının ağzına uzatıvermiş. Böylece, karşısındakini fark etmenin, görmenin ve düşünmenin, yani bencil olmamanın faydasını görmüşler. Hayata “Ben penceresi”nden bakan başkasını göremez. Görse de hâli ile hâllenemez. Netice olarak da bencillikten kurtulamaz. Bencilliğe karşı dua kardeşliği Güzeller Güzeli (a.s.m.) bizi bu bencillikten kurtarmak için, bir dua kardeşliğine çağırıyor. Buyuruyor ki, “Günahsız ağızla dua ederseniz, ALLAH kabul eder.” Sahabe-i Kiram merak edip sormuşlar: “Ey ALLAH’ın Elçisi! Kimin ağzı günahsızdır ki? “Senin ağzın kardeşin için, kardeşinin ki de senin için günahsızdır.” Öyleyse, din kardeşleri birbirleri için dua ederek, kabul edilecek duayı bulacaklardır. Bu hâl dualarda buluşmaktır. Dua kardeşliğinde bir ve beraber olmaktır. Bir başka deyişle, hayata bencillik penceresinden değil, kardeşlik penceresinden bakmaktır. Bir insanın başkalarına ciddi olarak dua etmesi için, onları önemsemesi ve sevmesi gerekir. Başkasını önemseyen ve seven bir gönül, sevilecek kıvamda bir insan olmuş demektir. Bu gerçek bize gösteriyor ki, bu hayatta verdiğimizi alırız. Sunduğumuz bize sunulur. Ektiğimizi biçeriz. Öteki için dilediğimiz şey, gelir bulur bizi. Hz. Mevlana der ki: Dağ bile, sesine ses verir. Ya insan… Senin sesini, dileğini, duanı, sunduğun güzelliği sana yansıtmaz mı? “Ben” diyenin bakış açısı dardır Bu dünyada yapılmış olan ne iyilik kaybolur, ne de kötülük. İyilik de, kötülük de karşılığını mutlaka bulur. Bu yüzden atalarımız, “İyilik yap, denize at, balık bilmezse, Halık (Yaratıcı) bilir” demişlerdir. Yine bu yüzden, karşılığını bulamadığınız iyiliklerden dolayı da üzülmeyiniz. Çünkü, her şeyi görüp gözeten Yüceler Yücesi Rabbimiz, ne kadar küçük de olsa, yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağını Kur’ân’da bildiriyor. Yaptığınız iyilik, nerede, nasıl karşınıza çıkacaktır bilinmez. Kurtulduğumuz tehlikelerden sonra söylenen şu cümle, bu açıdan çok anlamlıdır: “Verilmiş sadakanız varmış…” Ancak bu sadaka, sadece fakire verilen para değildir. İhtiyaç sahibine sunulan bilgidir, sevgidir, maddi ya da mânevî bir yardımdır. Gündemine başkasanı alabilen, derdiyle dertlenebilen ve ona çözüm sunabilen bir yürek, sıkılmaz, üzülmez, mutsuz olmaz. Çünkü böyle bir yürek, geniştir, kocamandır. Sadece “ben” diyenin bakış açısı dardır. Çoğu zaman, kendi başınalığı, yalnızlığı ve kimsesizliği ile baş başa kalır. Hatta, malı mülkü arttıkça yükü çoğalır, darlığı daha da daralır. Bu sebeple dargınlaşır, kavgalaşır ve ruhça aşınır, nefisçe kalınlaşır. Yani üzüntünün kör kuyusuna düşer. Kurtuluşun yolu, hayata baktığımız pencereyi ve bakış açımızı değiştirmektir. ((Vehbi Vakkasoğlu)) 5/20/2008 Bir Selam Ver Ey Sevgili
Açıldı gök kapıları , çilelerde rahmet yağmurları , 5/9/2008 HACCA GİTMEK İÇİN İHTİYARMI OLMAK LAZIM?
5/7/2008 HZ.PEYGAMBER'E(S.A.V)SESLENİŞ![]() ![]() Bir seher vakti uyandım. Yine gama, yine kedere dalmış her yer Efendim.
Yine efkâr, yine âh u zâr almış cihanı. Bir velvele ki, sorma Efendim. Yine hasret, yine gurbet almış her yanı. Bütün aşklar, sevgi ve muhabbetler, bütün dertler kıyama kalkmış. Sana hasret, sana müştak, sana tutkun gönüller kıyama kalkmış Bir seher uyandım Efendim, sana meczûb âşıklar kıyama kalkmış. Her varlık âh u zâra durmuş, lâleler, sümbüller, güller kıyama kalkmış. Kıyam etmiş bülbüller, zikre durmuş gönüller. Bir seher uyandım Efendim, bülbüle kulak verdim; Geçmiş günleri, sevda ve aşkları yâd ediyordu. Sana yazılan na'tları, bestelenen şiirleri hikâye ediyordu. Ötüyordu dertli dertli. Yine hicrân, yine giryân, yine hazân, yine hüsrandı. Kâh ağlıyor, kâh inliyor, kâh susuyordu yine. Hiç böyle ötmemişti, böyle şakımamıştı. Yakmıştı canı, yıkmıştı cananı, velveleye vermişti cihanı. Hiç böyle sızlanmamıştı, böyle dertlenmemiş, geçmişe böyle yanmamıştı. Bu sabah ona kulak verdim Efendim. Bir sevda dilindeydi, bir aşkı anlatıyordu. Oturduğu dalı, yaprağı, gövdeyi titretiyordu, öyle ötüyordu. Hasretten yanıyor, gurbetten ağlıyordu. Sanki bütün sevdalıları ağlatıyordu. Bu seher başkaydı Efendim, bu sefer başka. Hazır dili çözülmüşken ona sormak istiyordum; Bunca velvele, bunca serzeniş kime? Onca kıyamet, onca şikâyet niye? Bir şeyler fısıldadı, bir şeyler söyledi. Âh Efendim, beni yüreğimden vurdu. Kalbim böylesine yanmamıştı, göğsüm böyle daralmamıştı. Ruhumu inletti, beni dîvâne, muzdarip etti. Böyle aşk dinlemedim, böyle muhabbet, böyle hasret görmedim. Seherde ağlattı beni, yine gama, kedere saldı... Meğer bunca dağlanışı, sızlanışı, bunca âhı, bunca efgânı; Yıkık gönüller, kırık kalbler, kavrulmuş yürekler adına imiş. Yanık sinelerin, aşka adanmış türkülerin, Hasretten lâl kesilmiş dillerin sözcüsü imiş meğer. Bunca kıyamet Efendim, bunca âh u zâr; Sana adanmış ruhların, türkülerin, aşk ve sevdaların Yürek yakıcı bir efgânı, bir efkârıymış Efendim. Nasıl bilmedim, nasıl uyanmadım, kendimden utandım. Hissizliğimden, insanlığımdan, aşka olan sessizliğimden utandım. Soğumuş bir demir kesilmiş bedenimden, Kurumuş, çölleşmiş hadekamdan, Sana tutkun gönüllerden utandım. Bir seher vakti uyandım Efendim, her yer meşke boyanmış, her şey sermest olmuş. Bağbân hayran, bülbül mestâne, kızıllık her yeri sarmış, sanki gülzâre dönmüş. Günler buruk ve yalnız, öksüz ve yetim kalmış, o kutlu doğumu yâda durmuş. Bir sessizlik var her yerde Efendim, sanki varlık lâl kesilmiş. Yine hazân, yine hicran, yine giryân cana düştü. Yine efgân bana düştü. Gül böylesine kızıl olmamıştı, böyle dertli, gönlü böyle mahzûn olmamıştı. Her zerresini böyle gam, böyle keder, her yanını kırmızı almamıştı. Mevsim böylesine yaş dökmemişti ardından, akşam böyle kararmamıştı. Sabahlar ne kadar inlemiş, gül ne kadar gözyaşı içmiş bilsen Efendim, Göz ne kadar acı dökmüş. Gam ne keder vermiş, ne canlar yakmış, Ne hüsranlar yaşatmış bilsen. Yokluğun ne elem salmış geceye, ne hüzün vermiş sehere, ne dert vermiş. Kırmızılık bir kez daha giyinmiş, bir kez daha kuşanmış ayrılık güllerinde. Onlar Sen'i temsil ediyor sözde, Sen'i hatırlatıyor. Aşkını o sembolize ediyor, teninin kokusunu o takdim ediyor sanki. Gönül bir teselli bulmak istiyor, ayrılık ateşine bir çare. Bu hicrana, bu efgâna, bu hüsrâna bir merhem istiyor. Bir seher vakti Efendim, teselli aradım gülden, bülbülden. Geceden, gündüzden Sen'i sordum. Aşktan, ızdıraptan, hasretten bezenmiş bir buket yaptım. Sabahı Sana delalet, şafağı teselli yaptım. Hasret ve tutkularıma Efendim, sebeb-i meserret yaptım. Bir ferman yazmak isterdim her yerde okunsun, Sana olan aşkları, tutkuları dile getirsin. Bir çerağ yakmak isterdim, gönüllerde Sen'in sevdanı tutuştursun. Bir türkü söylemek isterdim, Sen'in adını yüceltsin. Aşkına adanmış bir beste yazmak, güle, bülbüle onu okutmak Her dertli gönüle onu ezberletmek isterdim. Ne çare, sonunda anladım ki Efendim, 'Dertli söylegen olur.' derler amma, Sevdanı anmak, sevdanı yazmak için, Erbâb-ı dîl olmak gerek, erbâb-ı gönül __________________
![]() Mutluluk dikenler arasında büyüyen GÜL'dür..Sevgi ve ölüm insana herşeyi hatırlatır..Sevgim RASULUME ve RABBİME duyduğum aşktır..Ölüm ise Sevdalıya kavuşmaktır..
![]() 5/2/2008 Kur-an' ın ilk ayetinin OKU diye başlamasındaki hikmet nedir?![]() "İkra/Oku" ilahi emri, O en şerefli varlığın zatında tecelli ile beşere emanet edilen sonsuz kemalata muhatap ve mükellef olmak için bir vazife
verme ve bir davettir. Müşahede edilecek, mana ve muhtevası anlaşılacak, anlaşıldıkça da, Halık'ın nizam ve kudretinin büyüklüğüne ihtişam ve güzelliğine vakıf olunacak bu kainat, Levh-i Mahfuz'un bir tecellisi ve yansımasıdır. Allah, insan haricindeki canlı ve cansız her varlığı "kalem" olarak vazifeli kılmış, böylece de, her varlık kendisine tevdi edilen, kendisinde tecelli eden vak'aları kaydetmiş ve kaydetmektedir. Canlı ve cansız her varlık bir kitaptır. Bu itibarladır ki, "Gör, müşahede eyle!" suretinde değil de "Oku!" şeklinde bir emir vaki olmuştur. Zira, kitap ancak okunur. Her biri birer kitap olan varlıklar ile dolu ve pırıl pırıl bu kainat elbette ve muhakkak ki, ilahî bir kütüphânedir. İnsandan gayri bütün varlıklar sadece "yazmak" ile mükellef tutuldukları halde, insan hem yazmak ve hele de mutlaka "okumak" vazifesi ile şereflendirilmiştir. İlim, kainatta tecelli edegelen nizam ve değişik şekilde tecelli eden şeylerin birbiriyle olan münasebetlerini idrakten ve bu idraklerin tasnifi ve bir araya getirilmesinden ibarettir. Kainattaki bu nizam, nizamdaki ehemmiyetli hassasiyet ve denge, kat'iyen rastlantılara verilemez. Binaenaleyh, böyle bir nizamın elbette bir kurucusu ve vaz'edicisi vardır; hem de, varlığı her şeyden daha ayan bir kurucu. Her nizam, ortaya konmadan önce tasavvur edilir. Tıpkı, kağıda dökülüp çizilmeden önce bir mimari planın, mimar dimağında tasavvur edilmiş alacağı gibi... Beşerin karışık ve yoğun yapısı ve düşüncesi, bu tasavvur ve var olmaya nasıl bir şekil verir, o bir tarafa; kainat çapındaki bu nizam, Levh-i Mahfuz ise, mukayyet nizam da, Kur'an-ı Kerim'dir ve Levh-i Mahfuz'un aynasıdır. Buna göre insan okuyacaktır. Okudukça anlamaya çalışacak, zaman zaman yanlış anlayacak, hatalar yapacak; tecrübelere girişecek; hata-sevap potasından geçirdiği ilim cevherini itimat ve güvenirliğe, emniyet ve sağlamlığa ulaştıracaktır. Bakmak başka, görmek başka; anlamak başka, anladığını kabullenip şuur ve gönlüne mal etmek başka; bütün bunlardan sonra tatbik etmek başka ve tatbik ettiğini de gayra teslim ve tevdi etmek tamamen başkadır. 1. Kur'an'da; körlük, sağırlık ve dilsizlik beraber zikredilir. Zira yaratılışla ilgili emirler gözle okunduğu gibi, tenzili emirlerin (Kur'an) ilk makes bulacakları yer de kulaktır. Ve bu müşahede ve duyuşa tercüman ise lisandır. 2. Kulağına çarpan ilahî emirlerle uyanmamış bir gönül, şeriat-ı fıtriye ile abes olarak iştigalden kendini kurtaramayacaktır. 3. "Oku", bir bütünleşmenin ve bütünleştirmenin; bir müşahede ve değerlendirmenin; bir görme ve onun yanında sezmenin, sonra da bu iç irfana dili tercüman kılmanın ifadesidir ki, ilk emir olması, ne kadar manidardır ![]() 4/29/2008 KALPDEN ÇIKANLAR KALBLERE TESİREDER.Kitâb, altın bir kafes, ilm içinde kuşdur,
kafesi satın alan, kuşa mâlik olmuşdur.
Sarıl kitâblara ki, kalbin nûr ile dolsun, önce okuyacağın, Kur’ân-ı kerîm olsun! ![]() Bir delikanlı işsiz kalmış ve iş aramaya gitmiş.... Ağanın yanına git, bahçesi sulanacak demişler. Ağanın yanında bu gence iş vermişler, su taşıması için ip-kova ve omuzuna da taşıması için sopa vermişler. İşe başlamış... Şans buya, kovanın biri sağlam biri delik... Sağlam kova hiç su akıtmıyor, delikli kovanın yarısı yolda boşalıyor, yarım kova su geliyor. Bu, iki sene sürmüş böyle. Sağlam kova, delikli kovaya meydan okumaya, hakaret etmeye başlamış. Sen zaten ne işe yararsın, yine bende iş var, bir damla suyu zayi etmeden getiriyorum diyor. Senin getirdiğinin yarısı boşa gidiyor, sen hep yarım adamsın, yarım olarak getiriyorsun diyor. Artık delikli kovanın canına tak etmiş... Sucubaşına diyor ki; -yeter bu kadar, bu sağlam kovadan uğradığım hakaretler artık yeter, her gün tafra, tafra, hakaret, diyor. Ben buna dayanamıyorum, ya kır beni, yada yama, ne yaparsan yap, yeter ki sağlam olayım... Sucu çocuk; "öylemi" diyor, ozaman bugün su taşımayalım da beraber bir gezelim diyor. Gitmişler dereye.... buradan bahçeye kadar gidelim demiş. O zaman tabi yollar dar. Yolda gelirken demiş ki delikli kovaya, sen hep omzumun sağ tarafındaydın, ötekide sol taraftaydı. Şu yolun iki tarafına bak demiş. Senden akan sulardan ne güzel güller, yeşillikler, bitkiler büyüdü ama öteki taraf kupkuru. Bir taraf kuru, bir taraf mükemmel, hayat. İşte kibirli insanlar dolu kovaya benzer, fakat etrafa bir damla faydaları olmaz. Diyor ki; Senin gibi delikli kovanın, hem kendine faydası var, hem bana faydalı, hem de toprağa faydası var. Güller yetişti senin geçtiğin yerlerde... Hangisi olmak istersin, ondan mı, bundan mı? O da; Biraz daha delsen iyi olur galiba demiş... Onun için, kibirli insanların hiç faydası yoktur. Bir insan kibirli mi, değil mi faydasından belli olur. Eğer dağıtmıyorsa, vermiyorsa o dolu kova gibi etrafa faydası olmayandır, işe yaramaz. Eğer eli açıksa (yani kovanın delikleri varsa) tamamdır, herkese faydalı olur, etrafında çiçekler yetişir.. Muvaffak olamamak iki sebeple olur; Kibir ve israf. Büyük bir zât buyuruyor ki; Eğer biri gelse dese ki, iğne ile uludağ toz hale gelebilir... inanın, olabilir deyin... fakat biri, kalbinden kibrin tamamı gider derse, inanmayın. Kibir böyle kötü bir ahlaktır. Çünki, yapıştırma falan değil, hücrelerin içine geçmiştir. Bu kibrin çıkması, temizlenmesi mümkün olmadığına göre.... çare nedir..? neyapmak lazımdır..?
Kötü huylu birinin bir bağçesi varmış. Bağçesinin kenarlarına, insanlara zarar versin diye diken dikmiş. Zamanla dikenler büyümüş, bağçenin dışına taşmış. İnsanlar da geçecek başka yer olmadığından, oradan geçiyorlar ve her taraflarına diken batıyormuş. Dayanamamışlar, amca bu dikenler çok fena, ne olur bunları kes demişler. O da; size ne, bağçe benim demiş. Onlar da valiye gitmişler, olanları anlatıp, adamı şikayet etmişler. Vali de adamı çağırmış, insanlar rahatsız oluyorlar, dikenleri kes demiş. Adam yine, bağçe benim demiş. Vali de; bağçe seninse, millet de benim, bağlayın bunu atın hapse, dövün demiş. Adam hapse götürülürken beni valiye götürün demiş. Valiye geri getirmişler, vali bey, siz haklısınız, ben yanlış yaptım demiş ve doğru bahçesine gitmiş. Dikenler okadar büyümüş ve kök salmışki, temizlemek mümkün değil,.. daha evvel temizlenmesi lazımdı... fakat çare yok, temizlenecek.. valinin emri var.. kartlaşmış dikenleri keserken, dikenler batmış ve adam ölmüş... Peki ne yapması gerekirdi? Bunu anlatan zât diyor ki; (Ahlakı bu kadar kök salarsa, ölür, fakat o ahlakla gider). O ağaçların aşı olması lazımdı, o köklerin üzerinde dikenler yerine güller açabilirdi... yani bir mürşid-i kamile gitmesi lazımdı ve o mübarek zât aşı yapacaktı, sonra o aynı köklerden güller, sümbüller, çiçekler açacaktı, meyveler yetişecekti. Madem ki bu kötü ahlak kök salmış, yapacağımız şey mürşid-i kamile gidip, onun vereceği ahlakla ahlaklanmaktır, yani aşı yaptırmaktır. Aşı tutar fakat bu aşıyı yapabilen mütehassısa gitmek lazım, sahtelerine gidilmez, fayda yerine zarar olur. Hakikisi bulunamazsa kitablarına müracaat edilir. Bir mübarek zâttan faydalanmanın iki ana şartı vardır. Birincisi, velinin silsilesi, Resulullaha (sallallahü aleyhi vesellem) kadar belli olmalıdır. Resulullah efendimiz, feyzin kaynağıdır. Feyz, Allah sevgisi demektir. Onun kalbindeki feyzler bütün kainata her an devamlı olarak gelir. Ama almak ayrı bir meseledir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi vesellem Allah sevgisinin havuzudur, orada çeşitli musluklar vardır, ama kaynak aynıdır, hepsi ehl-i sünnetdir. Yani silsile belli olmalıdır. İkinci şart, dinini öğrendiği zâttan zerrenin zerresinin zerresi şüphesi olmayacak. Feyzi, yani Allah sevgisini veren, şuna vereyim, buna vereyim diye ayırmaz, uygun olmayanlarda feyz almağa devam eder, fakat aldığı feyz birikir birikir, aynı şeker hastasına şeker zarar verdiği gibi, düşmanlığa dönüşür. İlk düşmanlık, arkadaşlarına olur, sonra hocasına kadar düşmanlığı olabilir. Çok tehlikelidir bu. Onun için, bu tehlikeden kurtulmak için, Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin buyurduğu gibi, aklımı bıraktım ve kurtuldum demeliyiz. Birleşik kaplar gibi, mü’minler bir araya geldiği zaman istese de istemese de Allah sevgisi mutlaka kalbden kalbe geçer. Ancak, üç kişi bundan istifade edemez. Birincisi; kafir, ikincisi; hocasını inkar eden, üçüncücü; hocasını imtihan eden. Bunların kalbine aşk, muhabbet giremez, kalbleri kararır. Bunlar etrafına zarar verir. Hatta kabirlerinden bile zulmet gelir, onun için Peygamber efendimiz ilk zamanlar eshab-ı kirama kabir ziyaretini yasak etmişti, daha sonra müslümanlarda vefat ettikten sonra serbest bırakıldı. Kitab okurkende çok dikkat etmeliyiz. Kitabın içindekilerden daha çok yazarı mühimdir. Kalbden çıkanlar kalblere tesir eder. İtikadı bozuk olan insanların yazdığı kitabları okuyanlar, yazarından etkilenip itikadı bozulabilir. Büyükler, pis borudan şifa gelmez buyuruyorlar, vücudumuzun gıdasını almakta dikkat ettiğimiz gibi ruhumuzun gıdasını almaktada dikkat etmeliyiz, hatta daha çok dikkatli olmalıyız. Ruhun gıdası ilimdir, dindir, ibadetlerdir. Bedene bozuk gıda alan ölür, fakat ruha bozuk gıda alan imanını kaybeder. Yemeğin nasılki temiz olmasına dikkat ediyorsak, okuyacağımız kitabıda iyi seçmeliyiz. Yazan, yazdığından önemlidir. Huzurpınarı ailesinin muhterem üyelerinin, Cuma gününü tebrik ederiz, müstecâb dualarınızı istirham ederiz efendim.
ali zeki osmanağaoğlu
Ey kalbi islâm ile yanan, sevdiğim, gençler!
Bütün islâmiyyetden, size nümûnedir bu! İlm ile ma’rifetdir, hep içindekiler, Hakîkaten bulunmaz eşsiz hazînedir bu! En büyük âlimlerin, en büyük velîlerin,
En meşhûr sîmaların, en ulvî gönüllerin, Âleme ışık tutan, hayât sunan ellerin, Kalem ve kalblerinden, sızan bir katredir bu! Resûlullahın yolu, hakîkî müslimânlık,
Ve her iki cihânda, aranılan sultânlık, Sulhda her an çalışan, harblerde kahramanlık, Gösteren ceddimizden, bize emânetdir bu! Her kelimesi huccet, ilmdir her cümlesi,
Dinle budur hakîkî, islâmiyyetin sesi. Kalbden pasları siler ve artdırır hevesi, İşte başlı başına, bir islâmiyyetdir bu! İlmsiz birşey olmaz, ilm herşeye başdır,
karanlık yollarda o, en azîz arkadaşdır. Ondan sâdık dost olmaz, ondan vefâlı yâr yok, herşeyde zarar olsa, onda aslâ zarar yok. İlm, ucsuz bucaksız, bir ummânı andırır, ilmden başka herşey, insanı usandırır. Nasıl kıymetli olmaz, Allah onu övüyor, bak! Nebî-yi muhterem, bir hadîsde ne diyor: Ara, her yerde ilmi, o yer ister Çin olsun! İlm öğrenmek farzdır, her mü’min için olsun. Bak! Alî-yülmürtezâ, ne diyor dinlesene, (Köle olurum, bana bir harfi öğretene). Âlimler, islamı, yıkılmakdan kurtarır, âlimler yer yüzünde, zıll-i sıfâtullahdır. Mürekkeb-i ulemâ, azîzdir hattâ şundan: fî sebîlillah akan, şehîdlerin kanından. Çünki, cihâd-ı ekber, ancak ilmle olur, dâreynde, ilmi ile, âmil olan kurtulur. Âlim, zâhidden üstün, zühd, ilmin altındadır, âlimler, âhıretde, nebîler yanındadır. Dime! Cihânda âlim, kalmadı, belki vardır, aç gözünü, kalbinden zulmet perdesin kaldır! Bu dînin âlimleri, hadîsle övüldüler, Benî isrâ’îldeki nebîler gibidirler. Âlimlerin bir sözü, yıllarca, bâkî kalır, insanı en alçakdan, bâlâlara kaldırır. Şimdi âlim bulmak zor, o hâlde ne yapmalı? âsâr-ı ulemâyı, durmadan okumalı! Kitâb, altun bir kafes, ilm içinde kuşdur, kafesi satın alan, kuşa mâlik olmuşdur. Sarıl kitâblara ki, kalbin nûr ile dolsun, önce okuyacağın, Kur’ân-ı kerîm olsun! Sonra, kıymetli eser, Buhârî ve Müslimdir, ba’dehu Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânîdir. Tesavvuf ile fıkh, burada vaslolmuşdur, öyle bir âlimdir bu, hadîsle övülmüşdür. Hârikalar menba’ı, hiç duyulmıyan sözler, asrlarca çözülmez, mu’ammâ mes’eleler. Hepsi Mektûbâtda ve tercemesinde vardır, onsuz kurtuluş zordur, onsuz ilm, noksandır. Eshâb-ı kirâm risâlesi de, gör, ne iyi, oku! Güzel anla da, takdîr et sahâbeyi. Mektûbât tercemesi, ebedî se’âdetdir, le-hül-hamd her yerde var, temâmı bil, üç cilddir. İbni Âbidîne bak, bir deryâ ki, sonsuzdur! hanefîde en büyük fıkh kitâbı budur. Gör, İhyâ-ül-ulûmu, Kimyâ-ı se’âdeti, Gazâlîyi yâdından çıkarmazsın ebedî. Riyâdunnâsıhîni okuyunca anlarsın, Muhammed Rebhâmîye, ne büyük âlim dersin. Şeyhul-ekber, Geylânî, öğren Behâ’eddîni, böyle zâtlar korumuş, yıkılmakdan bu dîni. Mevâhib, her eserde, adı geçen kitâbdır, Resûl-i müctebâyı, uzun uzun anlatır. menkıbeler pınarı, Çihâr-ı yâr-ı güzîn, İhtiyâcı çok ona, kararan kalbimizin. Merâkıl-felâh ve Mevkûfât kıymetlidir, Mecmû’a-yı zühdiyye, sana çok şey öğretir. Ma’rifetnâmeyi gör, İbrâhîm Hakkıyı bil, çok oku Birgivîyi, sanma fâideli değil. Terceme-i hâlleri, tanınmış Evliyânın, içinde anlatılmış, Reşehât, Nefehâtın. Berekât-ı Ahmedî, Mu’cizât-ül-Enbiyâ, ne güzel yazılmışdır, Hadîka-tül-Evliyâ. Dürr-i yektâyı da gör, hem Umdetül-islâmı, Miftâhul-Cenneti, ey oğul ilmihâlini. Râbıta risâlesi, tesavvufu bildirir, musannifi (esseyyid Velî Abdülhakîm)dir. Dahâ nice kitâb var, denizde inci bunlar, Rahmet-i Hakda olsun, her birini yazanlar. Bizlerden selâm eyle, yâ Rabbî, sen onlara, kolaylık ver onların yolunda olanlara!. 4/28/2008 SABIR İMTİHANIHayat bir fırsat ve ganimettir. Harcandığında bir daha ele geçmez. Boşa gitmemesi, pişmanlıkla bitmemesi için sabır gerekir. Kurtulmanın tek çaresi sabretmektir. Kişi, ilk olarak gayeye ermek ve ibadet edebilmek için tahammül göstermelidir. İbadet nefs için büyük bir zahmet ve ağırlıktır. Kişi, nefsinin karşı çıkışına ve ibadet lezzetine varamamış olanların hallerine uymayıp, kötü emsali örnek almayıp sabretmesi lazım gelir. Zira sabır kulluğun birinci basamağıdır. İkinci olarak, fedakârlık isteyen taat ve ibadete riya ve gösterişin katılmamaya da sabretmek gerekir. Riya gibi, gösteriş gibi, ihlâssızlık gibi ibadeti bâtıl eden hallerden kurtulmak için yine sabır gereklidir. Üçüncü olarak, sıkıntı, güçlük ve musibetlerle dolu dünya hayatına sabır lazımdır. Dünyanın kendisi beladır. Allah için olmayan bir dünya hayatı musibettir. Seni Allah’a götürmeyen dünya, nimet değil musibettir. İnsan hayatı boyunca türlü meşakkatlere katlanır. Afetler, hırsızlıklar, uğradığı hakaret ve haksızlıklar... Çocukların, akrabaların ölümü, işlerin bozulması, iflâslar vs, vs... Türlü türlü musibetler yani. Fakat bütün bunlar üzücü olmakla beraber, Allah yolunda perde değildir. Kulluk için bir imtihandır ve bunlara sabretmek lazım gelir. Allah Tealâ’nın sevgili kulları, en çok da peygamberleri sıkıntı çekmiştir. Daha sonra veliler, daha sonra da alimler bundan nasibini almıştır. Sıkıntı çekmek ahiret için olunca müminin sermayesidir, olgunluğuna sebeptir. Dünyanın kadr ü kıymete değmediğini anlamaya vesiledir. Rabb-i Zülcelâl bir ayet-i kerimede buyuruyor: “And olsun ki, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihana çekileceksiniz.” (Âl-i İmran, 186). İmtihanının içine çeşit çeşit belalar, musibetler, dünya hayatının gidişatı... Kısaca acı tatlı bütün haller girer. Bütün bunlar ibadetten geri kalmak için değil, aksine yüzü Allah’a çevirmek için, onunla irtibatlı olmak birer vesiledir. Sen yüzünü Allah’a çevirir, kulluk etmek istersin. Ama arkadaşların seni kötü alışkanlıklara, nefsin lezzetlerine çevirmeye çalışır. Dünya sana musallat olur. Bir bakarsın işlerin yolunda, dünyanın zevki sefası seni çağırır. Bir bakarsın hayat taş taşımaktan ağır hale gelmiş, içinden çıkılmaz işler olmuş... Ne olursa olsun, dünyanın da, hayatın da, bizim de sahibimiz Allah. Öyleyse dünyanın zevkine de ezasına da sabredip, kulluk etmeye devam edeceğiz. Kıyamette yaptıklarımız ortaya çıkar. Gençken ölen bir kimse, yaptığı hatalara karşılık: “Henüz çok gençtim, hayatın tadına varamamıştım..” der. Ama kendisine denilir ki: “Yusuf Aleyhisselam kadar genç ve güzel mi idin, insanların nefsî ve şehevî duygularına onun kadar muhatap mı oldun?” Öyle değil tabii ki... Bazıları da: “Öyle fakirdim ki, geçim sıkıntısından ibadet edemedim. Eğer rızkım bol olsaydı, daha iyi kulluk ederdim.” der. Ona da denilir ki: “İsa Aleyhisselam kadar fakir miydin? O bir gün barınmak için mağaraya girdi, oradaki ceylan dile gelerek: ‘Ey Allah’ın Nebisi, Allah bu mağarayı bana mesken kıldı. Sizin mekânınız evlerinizdir.’ deyince oradan da ayrıldı. Taşı yastık yaptı, toprağı yatak, semayı yorgan yaptı, yattı. Lanetli şeytan gelip ‘Ya İsa sende mi dünyaya meylettin, yastık olarak taşı kullanıyorsun!’ deyince, o taşı da kaldırıp şeytana fırlattı ve bir daha yastık da kullanmadı. Dünyadan ayrıldığında ondan geriye kalan bir iğne ve bir ibrik idi. Sen bu kadar fakir miydin?” Zenginler huzura getirilir ve onlar da der ki: “Yarabbi sen bize o kadar çok dünya malı verdin ki, biz bunlarla uğraşmaktan ibadet ve taate zaman bulamadık.” Onlara da şöyle denir: “Siz Süleyman Aleyhisselam kadar zengin miydiniz? Ne kadar zengin olursa olsun, sabah namazını kıldıktan sonra düşkünlerin yanına gider, onlarla otururdu. Dünya malı ne kadar arttıysa da o bununla meşgul olmadı.” Mal-mülk, zenginlik-fakirlik, güzellik-gençlik insanı eğriltmez. Eğrilik kişinin içindedir. Bu yüzden insan bir an önce içini doğrultmaya çalışmalıdır. Bunun için de Mevlâna Hazretleri’nin söylediği gibi: Güzel ve kalıcı bir dövmeyle süslenmek isteyen kişinin, dövmecinin iğnesine sabretmesi gerekir. Kalplerimize nurun, güzelliğin nakşedilmesi de sabırladır. Mehmet Ildırar ne demisler Sabır acıdır,meyvesi tatlıdır... |
|||||
|
|