kulluğum 的个人资料Havf ve Reca dengesinde ...照片日志列表更多 工具 帮助

Havf ve Reca dengesinde bir ömür sürüp neticeyi Allah'a(c.c)vermek.

Ölümü özüne sevdiiir nasıl olsa geeleeceeek.!!!
第 1 张,共 141 张

自定义 HTML

 

视频

 
2009/10/19

Hacı adaylarını kutsal topraklara yolculuk heyecanı sardı.

YA RABBİ BİZLERİ DAVET ETTİN SANA SENİN HAMDİNLE KENDİNİ, İLMİNLE ÖVDÜĞÜN GİBİ YÜCELTTİĞİN GİBİ  ER-HAMÜRRAHİMİNSİN,AZİMÜŞŞAN'SIN HAMDÜ SENALAR OLSUN YA RABBİ
DAVETİNE İCABET GERÇEKLEŞTİRECEK İHLAS,İŞTİYAK VE ZİNDELİĞİ LÜTFEYLE NİYETİMİZİ SAHİH GÖLÜMÜZÜ GENİŞ EYLE DUALARIMIZI GÖNLÜMÜZLE SANA SUNMAYI KABULÜNÜN NETİCESİNE ULAŞTIR .NEBİLER NEBİSİ İKİ CİHAN GÜLÜ ENBİYALAR SULTANI,EFENDİMİZ,SAHİBİMİZ HZ.MUHAMMED MUSTAFA (S.A.V) ÖNDERLİĞİ İLE MEBRUR BİR HACCI,HACCÜL EKBERİ LÜTFET ,İHSAN EYLE BANA VE BÜTÜN HACI KARDEŞLERİMİZE BİZLER SENİN ACİZ MİSAFİRLERİNİZ.O MÜBAREK BELDELERİ AŞKLA ZİYARET ETMEK İSTEYİPTE GELEMEYEN KARDEŞLERİMİZİN VEKALETİYLE SANA ULAŞMAYI SANA GELMYİ GELİPTE RIZANA ULAŞMAYI BİZLERE NASİBİ MÜESSER EYLE YA RABB
    BAKİ SELAM ESSELAMÜ ALEYKÜM EBEDEN DAİMA İNŞALLAH
HAKLARINIZI HELAL EDİN İNŞALLAH RABBİM BÜTÜN ÜMMETİ MUHAMMED'E (S.A.V) NASİP ETSİN.

2009/2/12

Nereye Gidiyorsun..? EY YOLCU

 
 
 
 
Uykun varsa yol üstünde uyu!
Hak yolundan uzak durma, orada yat.
Belki bir yolcu orada uyandırır,
uykunu giderir, açılırsın!

(Mevlana)
 
 

Ey bu dünya kapısından içeri adımını atmış yolcu.
Nereye, nereye gidiyorsun..?

Sağına ve soluna bakınmadan, etrafında yaşanan hadiseleri tanımadan ve görmeden nereye gidiyorsun
Nereye gittiğini zannediyorsun..?
Nedir bu telaşın ey yolcu..!
Dur, biraz dertleşelim,
Çünkü ben de senin gibi ölümün araladığı perdeden içeri süzülmeye aday birisiyim.
Yani seninle yoldaşız..

Hele dur biraz dertleşelim, dertleşelim de hissettiğimiz yalnızlığın ya da hissedemediğimiz bizi bekleyen akıbetimizin ne olduğunu, bizi neyin beklediğini anlamaya çalışarak hayatımızı gözden geçirelim.

Ey yolcu, Allah (c.c.) seni kendisine itaat eden kullarından kılsın ve kendisinin tayin ettiği yoldan yürümeyi nasip etsin..!
Çünkü O’nun çizdiği yolun dışında kalan yollar nereye çıkar, nereye çıkmaz bilinmez..
Bu bilinmezlikler içinde nasihatlerin en durusuna, en berrak olanına, en mükemmeline, seçilmişlerin en yücesine yani kainatın efendisi Hz. Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem’e uymayı ve O’nu dinlemeyi nasip etsin

Ey yolcu bu yaşına kadar O’ndan bir şeyler öğrendin, O’nu dinlediysen ne mutlu sana
Yok eğer bu güne kadar bu pınardan su içmedin,
O’nun gül kokusunu içine çekmedin,
Kâinatı aydınlatan aydınlığına gözlerini kapadıysan bunca yıl ne yaşadın, ne gördün, ne kazandın..
Düşün, düşün be ey yolcu..!

Ey yolcu! Hatırlar mısın kainatın biriciği bir gün şöyle buyurmuşlardı:

“Allah’ın kullardan yüz çevirme sebeplerinden biri de kulun kendisini faydasız ve yararı olmayan işlerle meşgul etmesidir.”

Eyvah, eyvah ey yolcu. Geçen ömrümüze eyvah, zayi ettiğimiz ömrümüze eyvah eyvah.
Zaman atı aldı başını gidiyor sonsuza doğru ey yolcu
Unutma! sen de bu atın üzerindesin ve hala etrafını seyrederken boş şeylere dalıp gidiyorsun be ey yolcu
Unutma! sen zaman atına binip, ölüm durağında inecek ve hesaba çekileceksin

Ey yolcu nasihat vermek kolay, nasihati kabul ederek yaşamaksa zordur, zordur çünkü dünya işlerine dalıp aralarında kaybolan dünya işlerine bakmaktan etrafa bakmayı unutan için nasihatler acı ve ağırdır
Olsun be ey yolcu varsın yaramızı kanatsın nasihatler varsın acılarımızı derinleştirsin derinleştirsin de ta Ummanların ötesinden işitilsin sızılarımız .
İşitilsin be ey yolcu doymayan nefsi, kamçılanan şehvetin,esir alınan benliğin çığlıkları işitilsin işitilsin…
Olsun be ey yolcu bu güne kadar kimlerin sesine kulak vermedik kimlerin sözünü baş tacı etmedik ki…
Farkında mısın ömrün demi kaçıyor be ey yolcu
Heybemizde ne var neyi taşıyoruz be ey yolcu

Varsın Yüce Resulün nasihatleri sızılarla, acılarla, hakikatlerle gelsin, gelsin de yıllardır taşıdığımız, yıllardır boş yere beslediğimiz, büyüttüğümüz umutları yeşertsin, onlara hayat, gönlümüze umut versin

Ey yolcu bir baksana ne amel konusunda zengin, ne ilimde ileri…
Bu güne kadar hep söz oldu sermayemiz.
Ne öğrendik, ne öğrettik
Faydasız şeylerle gün geçti, ömür zayi oldu
Hesap günü, ceza ve mükafat günü kapımızı çalıyor.
Heybende ne var bir bak, bir bak ey yolcu

Ey yolcu eşi ve benzeri olmayan, Rahman ve Rahim olan Rabbimiz buyurmuştur ki:
“Her kim Rabbine kavuşmayı istiyorsa Salih amel işlesin. Samimiyetle iman edip, Salih amel işleyenlere konak olarak firdevs cennetleri vardır. Onlar, o cennetlerde ebediyen kalacaklar ve oradan hiç ayrılmayacaklardır.”

Emirlerin en büyüğü, en kutsalı, hakikatin odak noktası kainatın sahibi ve sahibimiz emrediyor, vaadediyor…
Ne dersin ey yolcu bu emirleri dinledik mi duyduk mu?
Yoksa dünyevi hazlar bize bu vaatleri unutturdu da yaşadıklarımızı yaşayacaklarımıza tercih mi ettik?
Ne dersin ey yolcu hala nasıl bir ticaret nasıl bir kazanç içerisinde olduğumuzun muhasebesini yapmıyor, şaşkın ve şaşırmış şeytanın çizmiş olduğu yol üzerinde nefis atının vurdumduymaz adımlarıyla kabrin kapısını çalıp eli boş, sermayeyi tüketmiş biri olarak gittiğimizi görmüyor musun?

Ne dersin be ey yolcu ne olursun söyle Allah aşkına söyle eli boş, sermayeyi tüketmiş biri olarak gittiğimizi görmüyor musun?…

Vesselâm

 

 

Mutluluğun formulü 40 ayette gizli...


  
Mutluluğun formülünü bulmanın binbir yolu’na dair bugüne kadar yüzlerce kitap yayınlandı. Birbirinin kopyası olan bu kitaplar yayınlanmaya da devam ediyor. Oysaki yazar İrfan Gürkan Çelebi, bunlara hiç gerek olmadığını düşünüyor.

Mutluluğun formülünü veren kitap, 1400 yıl öncesinden insanoğluna zaten gönderilmişti. Birçok filozofun, edebiyatçının sözlerine kulak verip mutluluğun peşine düşen insanlar, Yüce Yaratan’ın tavsiyelerini yıllarca göz ardı etmişlerdi.

Çelebi’ye göre Aristo’yu, Rousseau’yu, Shakespeare’i çok iyi bilenler, aslında kendilerini herkesten daha iyi tanıyan Yaratıcı’nın mutluluk önerilerini araştırmadılar. Belki de merak etmediler. Aslında Kur’an-ı Kerim mutluluğun başucu kitabıydı. İşte Çelebi, Kur’an-ı Kerim’i anlamakta zorlandığını söyleyen, aralarında bir uçurum olduğunu zanneden, onu hiç eline almayanların okuması gerektiğini düşündüğü bir çalışma hazırladı. “40 Ayet Tefekkürü Vahiyden Kalbe” adlı kitabında insan ilişkilerinde başarılı ve mutlu olmanın yollarını anlatan 40 ayeti bir araya getirdi. Kitabın en önemli özelliği, bu ayetlerin edebi bir dille açıklanması.

Kitaptaki edebi incelik, öncelikle denemelerin başlıklarında görülüyor.

Mesela, güvenilir olmanın önemini anlattığı Mücadele Sûresi’nin 7. ayeti, “Yılan ıslığı kadar sessiz fısıltılar” başlığıyla, Fatır Sûresi’nin 19-22. ayetleri ise “Lütuf kapılarını çalmayan elbet cudamdır” başlığıyla açıklanmış. Çelebi, “Bu, kesinlikle bir din kitabı değil. Edebi dille ve deneme tekniğiyle yazıldı. Böyle bir kitap yazmamın nedeni, bunalım geçiren günümüz insanının yani benim bir çıkış yolu arayışı.” diyor. İrfan Gürkan Çelebi, aslında yazar, yönetmen ve oyuncu. 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde dramatik yazarlık eğitimi almış. TiyatRol İstanbul’un genel sanat yönetmeni. Takvim gazetesinde köşe yazıları yazıyor. Uzun yıllar radyo programcılığı yapmış.


Çelebi’nin ayetlerden çıkardığı mesajlar ***
 
 

Mutluluğun formulü 40 ayette gizli...

   ::::::::::::::::::::::: بسم الله الرحمن الرحيم :::::::::::::::::::::::

Mutluluğun formulü 40 ayette gizli...

İsra 37: Kibirli olma, alçakgönüllü davran.

Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin dinmesini bekle.

İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.

Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme.

Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

Saff 2: Yalandan uzak dur.

Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

Al-i İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

En’am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme.

En’am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

İsra 23: Anne ve babana ‘off‘ bile deme.

Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını kabul et.

Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

Necm 3: İnanma duygunu diri tut.
Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme.


bir gönül eriyle dostluk kurmak


 

Allah’ın samimi bir kulu ve Efendimiz s.a.v.’in sadık bir ümmeti olan, O’nun sünnetini adım adım takip etmeye çalışan bir gönül eriyle dostluk kurmak. Onunla birlikte tevbe etmek, böylece bir milat, bir başlangıç yapmak…



 
Dünya nüfusunun üçte biri müslüman; yani biz, yaklaşık iki milyar insan…

Tek olan Allah’a iman ediyoruz. Bütün peygamberlere imanla birlikte Hz. Muhammed Mustafa s.a.v.’i son peygamber olarak kabul ediyoruz. Ne getirdiyse hepsine iman ediyoruz. Rasul-i Ekrem s.a.v.’in “İman etmedikçe cennete giremezsiniz.” dediğini hepimiz biliyoruz. Elhamdülillah iman ettik, cenneti ümit ediyoruz. Peki, Efendimiz s.a.v.’in bu mübarek sözlerinin hemen peşinden ifade buyurmuş olduğu hakikate aynı hassasiyeti gösteriyor muyuz? İşte bunu iyi düşünmek lazım. Efendimiz s.a.v. “İman etmedikçe cennete giremezsiniz.”
diye başlayıp, sözlerine şöyle devam etmişti:
“Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız!”

İnanıyorsak Sevmemiz Lazım

İnananlar olarak birbirimizi seviyor muyuz? Ya da soruyu şöyle soralım: Yeteri kadar seviyor muyuz?
İşte bunu anlamak için yine Efendimiz s.a.v.’in yukarıdaki iki mübarek cümleden sonra söylediğini ne kadar uyguladığımıza bakmalıyız. Şöyle buyurmuştu:

“Yaptığınızda birbirinizi seveceğiniz bir şeyi size işaret edeyim mi? Aranızda selamlaşmayı yayın.” (Müslim, İman 22)

Hepimiz cennete girmek ve oradaki nimetlerle birlikte, en büyük nimet olan Allah’ın cemalini seyretmek istiyoruz. Buna ulaşmak, iman etmekle mümkün. İman ettik diyoruz ama imanın hakikatine ulaşabilmiş miyiz? Bunu anlayabilmek için şöyle kendimizi bir yoklamalıyız. Kalbimize bakmalıyız. “Mümin kardeşlerimi seviyor muyum veya ne kadar seviyorum?” diye sormalıyız kendimize.

İnsan en kolay kendini kandırır. Sorumuza cevap ararken temennilerimizi gerçek zannedip yanılmak yerine sabit ölçülerle hareket etmek gerekir. Efendimiz s.a.v.’in bu konuda koyduğu ölçü de şudur:

“Sizden biriniz, kendisi için sevdiği bir şeyi mümin kardeşi için de sevmedikçe (tam manasıyla) iman etmiş olamaz.” (Buharî, İman 6)

Şimdi dürüstçe cevap verelim: Seviyor muyuz? Sevebiliyor muyuz?
Gönlümüz ne durumda?
Kardeşlerimizin derdiyle ne kadar dertleniyoruz?
Hakikaten bir ve beraber miyiz? Bir araya gelebiliyor muyuz?
Birlikte neyi paylaşıyoruz, güzellikler mi üretiyoruz, soğuk rüzgârlar mı esiyor aramızda?
Kardeşlerimizin Hakk’a ve hayra yönelmesine, yol almasına, şevkine ve heyecanına katkıda bulunabiliyor muyuz?
Müminler olarak aramızdaki bağlarla ilgili önemli eksiklerimiz olduğunu kabul etmeyen yoktur sanırız. Peki, çare nedir?
 

 
Selam, Bir Sihirli Kelime

Hz. Peygamber s.a.v. Efendi-miz’in aramızdaki sevginin anahtarı olarak tavsiye buyurduğu uygulamayı hatırlayalım en başta: Selamı yaymak…

Efendimiz s.a.v. ne buyurduysa ölçü odur. Selamı yaydığımızda Yüce Mevlâ aramıza sevgi koyacak, bir muhabbet ihsan edecek ki o muhabbet imanımızı olgunluğa erdirecek. Buna tereddütsüz iman etmemiz lazım. Kalpler Allah’ın kudret parmakları arasında. Selamı yayanların kalplerine sevgiyi ihsan edecek.
Tanıdığımıza tanımadığımıza selam vereceğiz ve selamı yayacağız. Ama usandırmadan, zamanı zemini kollayarak, zarafetle, selamın ne olduğunu bilerek…

Bu noktada selamın ne olduğunu, bizim için ne anlama geldiğini hatırlamakta yarar var.

“es-Selamü aleyküm” veya “selamün aleyküm” “size selam olsun” demek.
Selam veren kimse selam vermekle, 99 mübarek isminden biri de “es-Selam” olan Allah’ı zikretmiş olur.
“es-Selam” ismi şerifi, her türlü beladan, musibetten, kötülükten koruyanın gerçek anlamda ve sadece Allah olduğunu ifade eder.

Selam veren kişi selam verdiği kimseye güzel bir dua etmiş olur. Bu duada; “bir ismi de Selâm olan Allah size ve bütün işlerinize kefil olsun; her türlü hayrı size ihsan eylesin ve bütün kötülüklerden sizi selamette tutsun” anlamı saklıdır.

Selam verdiği kişi “aleykümselam” diye karşılık verdiğinde ise onun da Allah’ı zikretmesine, kendisine dua etmesine ve bir zararının dokunmayacağını ilan etmesine vesile olur. Selam veren kişi, muhatabına kendisinden bir zarar gelmeyeceğini de bildirmiş olur.

Selam bir güven telkini, bir emniyet iklimidir. Yani insanlara bizden endişe etmemelerini, bizim tarafımızdan onlara hiçbir zarar gelmeyeceğini selam vererek ifade etmiş oluyoruz. Hz. Ebu Bekir r.a. buyurmuştur ki; “Selam yeryüzünde Allah’ın emanı, yani ihsan ettiği güveni, emniyetidir.” O halde selamı yaymak, güveni ve huzuru yaymak demektir.

Selamı Bize Devredenler

Sahabe-i Kiram bu anlayışa ve yaşayışa sahiptiler. Onlar Efendimizin muhabbet ikliminde selamı anladılar ve son nefeslerine kadar selamı yayarak yaşadılar. Birbirlerini sevdiler, birbirleri için mallarından, canlarından geçtiler. İmanın tadıyla yaşadılar, sonraki nesillere bu tadı yaşattılar. Yüce Mevlâ’nın rızasına ve Selam yurduna ulaştılar.

Bu anlayış Sahabe-i Kiram’dan günümüze, gönülden gönüle, hayattan hayata geçerek geldi. Bu anlayışı temsil eden gönül erleri, selamı anlamak, selamı yaşamak ve selam yurduna selametle ulaşmak isteyenlere rehberlik etti; muhabbeti elde etmenin yollarını öğretti.

Kalbinde Ne Varsa Sen O’sun

Derdi olan dermanını arar, yolunu şaşıran bir bilene sorar ya… İşte gönlünün derdine düşmüş birkaç kişi, zamanın maneviyat büyüğü Abdülhakim
 
Hüseynî k.s.’ye hallerini arz etmişler. Demişler ki:

– Efendim, uzun zamandır ziyaretinize gelip gidiyoruz. Yanınızdayken halimizde bir düzelme oluyor. Sizden ayrıldıktan sonra, memlekete döndüğümüzde bu hal bir süre daha devam ediyor. Daha sonra halimizi muhafaza edemiyoruz. Bize ne buyurursunuz?

Hazret elini yumruk haline getirerek şöyle buyurur:

– İnsanın kalbi bu yumruk kadardır. Bunun içinde Allah muhabbeti olması lazımdır.

Sonra orada yanan ışığı göstererek sözlerine şöyle devam eder:

– Şu anda ışık yanıyor, etraf aydınlık. Bu ışık sönerse etraf karanlık olacak. Aynı anda hem ışık, hem karanlık olmaz. Kalbin durumu da böyledir. Onun içinde Allah muhabbeti olması lazımdır. Allah muhabbeti yoksa başka şeyler vardır. Başka şeyler olunca kalbe Allah muhabbeti girmez. Allah muhabbetini elde etmek için de şu dört şeye devam etmek gerekir:
Mürşidi ziyaret, mürşid sohbeti, rabıta, vird…

Eksilen Şeyler mi Var?

Manevi ilim sahibi Allah dostları gönül doktorlarıdır. Nice hasta gönüller, onların ilaçlarıyla derman bulmuştur. Doktora ve ilaca güvenmek, tedavinin başıdır.

“Eski muhabbetler kalmadı..” “Ah ne günlerdi o günler!” gibi ifadelerle muhabbetsizlikten yakınan birçok kardeşimiz var. Demek ki muhabbetin eksikliğini hissediyorlar. O zaman şöyle bir düşünelim:
Allah, eskiden de, şimdi de, gelecekte de kullarına lütuflarda bulunur. Önceden muhabbeti veren Allah şimdi de verir. Halihazırda muhabbetli nice kardeşlerimiz var.

Yüce Mevlâ, acizliğinin farkına varan, muhtaç olduğunu hisseden ve tevbe eden kuluna merhamet eder, kalbine muhabbetini koyar. O kul bu muhabbet ile bütün müminleri sever ve hayırlarda yarışır.
Ama bu muhabbeti kalpte korumak, hatta çoğaltmak gerekir. Bu manevi bir sermayedir. Bu da ancak maneviyat rehberlerinin tavsiyelerine uymakla mümkündür.

Hayata Muhabbet Tadı

Abdülhakim Hüseynî k.s. Hazretleri’nin yukarıdaki sohbetini esas alarak, hayatımızı manevi muhabbetle tatlandırmak, kardeşlik ruhunu diriltmek için önceliklerimizi şöyle sıralamamız mümkün:

Allah’ın samimi bir kulu ve Efendimiz s.a.v.’in sadık bir ümmeti olan, O’nun sünnetini adım adım takip etmeye çalışan bir gönül eriyle dostluk kurmak. Onunla birlikte tevbe etmek, böylece bir milat, bir başlangıç yapmak…

Şefkat nazarıyla kalbimizi ve yolumuzu aydınlatacak böyle bir Allah dostunu hayatımızdaki en büyük nimet olarak kabul etmek, Allah’ın en büyük ikramı olduğunu bilmek.

Onu sık sık ziyaret ederek, gıyabında da gönül bağı demek olan manevi rabıta ile yakınlığımızı pekiştirmek.
Tevbeyi hayat tarzı haline getirmek. Her günü, her hatırlayışı, her unutuşu tevbe vesilesi görmek, böylece gerçekten özür dileyebilen insan olmaya çalışmak.

Etrafımızda bulunan insanları da bu muhabbet sofrasına davet etmek, onların da tevbe etmelerine vesile olmaya çalışmak.

Bizim, her şeyimizin sahibi olan Yüce Allah’ı hep hatırlamak, her adımda O’nu hesaba katmak, O’nun hoşnutluğunu ve sevgisini kazanmak için sürekli zikri hayatın merkezine yerleştirmek. Üstlendiğimiz günlük virdi aksatmamak.

Bu hassasiyetle yaşayan kardeşlerimizle beraber bir sohbet ağı oluşturmak.
Dostluklarımızı, arkadaşlıklarımızı, derneklerimizi, heyetlerimizi bu önceliklerin asla göz ardı edilmediği bir çerçevede tutmak…

Gönül erleri, kalpleri manevi muhabbetle dirilten reçeteyi asırlardır böyle uygulamışlardır. Biz de bu hususları günlük yaşantımızın öncelikleri haline getirdiğimiz takdirde Allah’ın izniyle hayırlı geçmişimizin yolundan gitmiş oluruz. Selamı anlamış ve onu hakkıyla yayabilmiş olanların halini yaşarız.

Selam yurdu olan cennette Selâm olanın cemaliyle şereflenebilme duasıyla…

Ne Diyorlar?

Hz. Ömer r.a.’ın Oğlu Abdullah:
“Ömrüm boyunca oruç tutsam, hiç uyumadan geceyi ibadetle geçirsem, malımı parça parça Allah yolunda infak etsem ve bu hal üzere ölsem… Fakat gönlümde Allah’a itaat edenlere karşı bir sevgi, O’na isyan edenlere karşı da bir buğz olmasa, bütün bu yaptıklarımdan bir fayda göremem.”

Ebu Talib el-Mekkî k.s. (10. yy):
“Kim Allah rızası için kardeş olmanın faziletini ve böyle bir sevginin derecesini iyice anlamışsa kardeşinin hallerine sabreder, ona teşekkür eder, yumuşak davranır, verdiği sıkıntılara tahammül eder. Tıpkı kıymetli bir şeyi isteyen kimsenin, onu elde etmek için en değerli şeylerini o uğurda harcaması gerektiği gibi…”

İmam-ı Rabbanî k.s. (17. yy):
“Allah Tealâ bu yolun büyüklerine olan muhabbetinizi artırsın. Bu sevgiyi dünya ve ahiret saadetinin sermayesi bilin! Bu sevginizin artması için Allah Tealâ’ya dua edin! Bu sevgi, insanın İslâmiyet’e uymasını kolaylaştırır. Kalbin her an Allah Tealâ ile olması bu sevgi ile elde edilir. Eğer dünyanın bütün sıkıntılarını, karanlıklarını ve lekelerini kalbe doldursalar, bu sevgi varsa, hiç üzülmemelidir. Ümitli olmalıdır. Eğer kalbe dağlar gibi manevi haller ve nurlar yağdırsalar, fakat bu sevgi kıl kadar azalsa, bunları felaket bilmelidir ve istidraç olduğunu anlamalıdır. Buna sıkı yapışın, sonra işinize bakın! Kıymetli ömrü lüzumsuz şeylerle boş yere geçirmeyin.”

İmam Gazalî rh.a. (11. yy):
“Dostluk güzel huyun meyvesidir. Ayrılık ise kötü huyun neticesidir. Allah için sevmek ve din uğrunda kardeş olmak, Allah’a yakınlığın en faziletlisi ve ibadetlerin en güzelidir.”

Mücahid b. Cübeyr k.s. (8. yy):
“Allah için sevenler güler yüz ve tatlı sözle buluştukları zaman, günahları sonbahar yaprakları gibi dökülür.”

 
 
Efendimiz’in Dilinden

Mümin Kalbin Hali

“Üç şey var ki müslüman bir kimsenin kalbi onlarda hile yapmaz. Bunlar:
Allah için amelde ihlâslı olmak.
Önündeki lidere karşı sadık ve samimi davranmak.
Cemaate sımsıkı sarılmak…
Şüphesiz müminlerin (birbirlerine yaptıkları) duaları onları destekler.”

Allah’ın Dostları

“Kıyamet günü Arş-ı Azam’ın etrafında bir takım insanlar için kürsüler kurulacak. Onların yüzleri ayın ondördü gibi parlayacak. İnsanlar feryat ederken onlar sakin olurlar, insanlar korkarken onlar korkmazlar. Onlar Allah’ın korku ve kederleri olmayan gerçek dostlarıdır.” Bu sözleri üzerine kendisine “Onlar kimler ey Allah Rasulü?” diye sorulunca şöyle cevap verdiler: “Onlar Allah için birbirini sevenlerdir.”

Allah’ın Sevgisi

“Allah Tealâ buyuruyor ki: Benim için birbirini seven, birbirini ziyaret eden, birbirine bol bol ihsan eden ve yardımda bulunanlara sevgim hak oldu.”

İki El Gibi

“Birbirini Allah için seven iki kardeşin buluşması, biri diğerini yıkayan iki el gibidir. Ne zaman böyle iki mümin bir araya gese, Allah Tealâ birini diğerinden faydalandırır.”
En Büyük Kötülük “Mümin kişiye kötülük olarak, din kardeşine hakarette bulunması yeter.”
 
Mehmet IŞIK •  SEMERKAND DERGİSİ
 

Aşk Çağlayanı Mevlana

 

Hz.Mevlana: "Bize doğru yolu gösteren, bizi kötülüklerden alıkoyan namaz, beş vakitte kılınır. Hâlbuki âşıklar, daima namazdadırlar. O gönüllerdeki aşk, o başlardaki İlâhî sevgi, ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle geçer gider.”

İşte, hayatı bir kısır döngü olmaktan kurtaran sır, var ve bir olana kul olmaktır. Hem de aşkla bağlı, coşkun bir kul olmak...

Biz Aşıklarız, Gel Bize Katıl!

"Gel, gel! Aramıza katıl! Biz, Hakka gönül vermiş, aşk insanlarıyız. Gel, gel! Bize katıl da Allah için sevgi kapısından içeriye gir..."

Hz. Mevlâna, anılacak değil, aranacak, özlenecek, yolu gözlenecek bir insandır. Onun yürek güzelliğine, bugün her zamankinden fazla muhtacız. Bu sebeple, sevgi dolu bir gönül arayan günümüz insanı hep ona yöneliyor.

Maddenin kıskacında ezilmiş olan insanoğlu, ruhuna nefes aldırmak için hep ona başvuruyor. Çünkü maddî havadan çok, manevî hava bozulmuş durumdadır. Manevî havamızı sürekli temizleyen, içimizi her daim aydınlatan güzelleri kim aramaz ki?...
İşte Mevlâna, yedi asır sonra, hâlâ bu fonksiyonunu icra ediyor. "Gönüllerimizin sultanı" olmaya devamdadır.
Yedi asırdır süren bu gönül sultanlığı, nasıl olmaktadır?
İzi, eseri, tesiri bir süre sonra yeryüzünden silinip gidenlere karşılık, Mevlâna'nın kalıcılığını nasıl açıklayacağız?
Bu dünyada, öldükten yedi gün sonra bile unutulan insanlar vardır.

Elbette bu hayret ve hayranlık verici eskimezliğin sırrı, İslâm'dadır.
İslâm'da, yani Allah'a teslim olmakta...

Hz. Mevlana, yoklukta varlığı bulmuştur. "Maddî ve hayvanı tarafınla yok ol ki, maneviyatta ve hakikatte var olasın." buyurmuş, bu gerçeği de ilk önce kendi nefsine duyurmuştur.

Bu sebeple o güzel insanda benlik, enaniyet ve büyüklük iddiası asla yoktur. Çünkü sahip olduğu her şeyi Allah'tan bilmiş, varlığı yoklukta bulmuştur. Yüceler Yücesi Allah, o kadar vardır ki bizim varlığımız, o muhteşem muazzam varlık ve birlik önünde yok gibidir.

"Vücut, güneşin önündeki mum alevi gibidir; bir bakıma yoktur, bir bakıma vardır."

Öyleyse insana düşen en önemli görev, O'na kul olmaktır. Zira O Yüceler Yücesine kulluk, insanı binlercenin kulu kölesi olmaktan kurtarır.

Kulluğu Şeref Bilir

İşte, kulluğu şeref bilen o güzel insanın hayatının özeti:
"Üç sözden fazla değil; Bütün ömrüm, şu üç söz: Hamdım, piştim, yandım."

Mevlâna bu sözüyle, olmanın ve olgunlaşmanın yolu olan mukaddes çileyi gösteriyor. Pişip olgunlaşmak için önce ham olduğunu kabul etmek gerek.

Mevlâna devrin ilimlerinde derinleşmişti, "hocaların hocası" olmuştu. Buna rağmen eksikliğini kabul etti ve kendisini bir gönül yangınına atarak "aşk çağlayanı" oldu.

Mevlâna gerçeğini bir başka güzel adam, şöyle ifade eder:
"Biz bu âleme, bir aşk için ah etmeye geldik!"


Ben Kur’an’ın Kölesiyim

Mevlâna, özünde kuldur ve dolayısıyla Allah'a bütünüyle teslim olmuştur. Yani Müslüman'dır. Bütün gönlüyle Kur'an-ı Kerim'e bağlıdır. Bunun dışındaki herhangi bir tariften de rahatsızlık, duyacağını ve üzüleceğini açıkça ifade etmiştir:

"Canım var oldukça ben, Kur'an'ın kulu (emrinde) kölesiyim. Ben Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ayağının tozu toprağıyım.

"Eğer bir kimse bu sözümden başka bir şey naklederse benden, o kimseden de o sözden de rahatsız olur incinirim!"

Hz. Mevlâna'nın bu şiirini, eski Millî Eğitim bakanlarından Hasan Ali Yücel, aynı vezinde şöyle tercüme etmiş:

Can tende var oldukça, kulum Kur'an'a,
Yol toprağıyım Peygamber-i Zişana
Hakkımda bunun zıddına söz etse biri,
Vay bu söze, vay bu böyle diyen insana!...

Kur'an'a bağlıdır ama Kur'an'ın gösterdiği geniş ufukla da bütün ayrı ve başka dünyaları bilir, gezer, dolaşır. Herkese ve her kesime açıktır:





"Biz, pergel gibiyiz; bir ayağımız sağlamca Kur'an'ın hükümleri üzerinde durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır."

Ancak bu yetmiş iki milleti dolaşmak, onları nurundan yararlandırmak maksadıyladır. Manası, kafa ve kalp birikimini herkese sunmak, bütün gönülleri aydınlatmak ve karanlıkta hiç kimse kalmasın diye çırpınmaktır.
Bu düşünceyle açar sinesini, Allah'ın bütün kullarına. Özellikle de hamları, günahkârları, eksik kalmış olanları arar:
Maksadı ve Gayesi
Gel, gel, gel!... Ne olursan ol, gel..." diye çığlık çığlığadır.

Mevlâna’nın, asıl aradığı, olmaya, imanla dolmaya, olgunlaşmaya muhtaç bulunanlardır. Toplumun olmamışlarıyla uğraşmak zordur. Gönül eğitimciliği, sonsuz bir sabır ve sınırsız bir sevgi ister. Kabaları yontmak, olmamışları oldurmak, solmuşları yeniden ve bir daha asıl renklerine kavuşturmaktır misyonu.

Yani yaratılış çizgisine getirmek... Kulluk bilincine eriştirmek... Hayatın rehberi olan Kur'an'la ve yaşayan en güzel örnek olan Güzeller Güzeliyle (sav) buluşturmak...
Mevlâna'nın hedefi, gayesi, maksadı budur.

Bağlıları Halktandı

Mevlâna'nın en yakın çevresi, halkın fakir ve esnaf kısmından oluşuyordu. İçlerinde işçi, çiftçi, çoban, kasap, derici, dokuyucu, kâtip, hattat, esnaf olan kimseler vardı.

Mevlâna daima bu mütevazi insanlarla bulunur, sohbet ederdi. Mevlâna, kalender ve edepli insan yetiştirmenin ve geliştirmenin aşkıyla yanar yakılırdı.

Yine bir gün bu fakir dostlarıyla samimî bir sohbete dalmışken, onları gören Emîr Kemaleddin, Emîr Pervane'ye dedi ki: "Hz. Pir'in bütün bağlıları halktan insanlar ve esnaf... Nerede bir çulha, bakkal, terzi, kasap varsa onlar geliyorlar."

Tabiî ki bu tespitin altında, o insanları sıradan ve basit görmek fikri vardı. Mevlâna konuşulanı duymadı, ama anladı. Devlet yöneticisi olan o kişilere dönüp şöyle konuştu:

"Bizim Mansur'umuz, hallaç (pamuk atıcı) değil midir? Ebu Bekir nessac (bez dokuyucu) değil midir? Bir azizimiz zeccac (camcı) değil midir? Sanatın, marifet-i İlâhiye (Allah'ı tanımaya) ne zararı vardır?"

Mevlâna, insanın kendi kazandığıyla geçinmesine çok önem verirdi. Zaten peygamberler ve evliya da öyle yapmışlar, kimseye yük olmak istememişlerdir.

Güzeller Güzeli Efendimiz de çok vakit fakir sahabeyle oturur sohbet ederdi. Ashabını da fakirlerle, yetimlerle, güçsüzlerle beraberliğe ve sohbete teşvik ederdi. Üstelik, "Fakirliğimle iftihar ederim!" diyen de o değil midir?
Bazı Allah dostları da mektuplarını, "Hadimü'l-Fukara” (Fakirlerin Hizmetçisi) diye imzalamışlardır.

Peki bütün bu çabaların mükâfatı, ücreti nedir? Sonuçta ne kazanılacaktır? Hz. Mevlâna bunu da çok kısa ve net açıklar:

"Âşıkların hizmetleri de hizmetlerine karşı aldıkları da Hak Tealâ'dır."

Maksatların maksadı, hedeflerin hedefi, gayelerin gayesi, Allah'tır. Yegâne Sevgili de O'dur. Hatırına bütün varlığın sevildiği, Sevgililer Sevgilisi, Yüce Yaratıcıdır.

"Bizim iki cihanda Allah'tan başka sevgilimiz yoktur. O'nun gamından başka hiçbir işimiz de yoktur. Aşk, ruhumun nurudur. Aşk, güzelleri yaratana dalıp, ‘ben' ve 'siz' kavramını idrakler çerçevesinden söküp atmaktır."
"Aşk odur ki âşık gıdasını, tadını, anne baba ve kardeş sevgisini, evlât muhabbetini, şehvet zevkini ve her türlü lezzetini O'ndan alır."

"Ey özden habersiz gafil! Sen hâlâ kabukla övünüyorsun. Dikkat et ki sevgilin, canının içindedir. Bedenin özü duygular, duyguların özü de candır. "Sen eğer tenden, duygudan ve candan geçersen hep O'nu bulursun."

Mevlâna'ya göre O'nu bulmanın ve O'nunla olmanın en mükemmel yolu, namazdır. Namaz, Rabbimizin huzurunda, huzur bulduğumuz muhteşem bir andır. Bu an, hayatımızın bütün anlarını kapsayan bir andır. Dolayısıyla gerçek âşıkların namazı günde beş vakit değildir:

"Bize doğru yolu gösteren, bizi kötülüklerden alıkoyan namaz, beş vakitte kılınır. Hâlbuki âşıklar, daima namazdadırlar. O gönüllerdeki aşk, o başlardaki İlâhî sevgi, ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle geçer gider.”

'"Beni az ziyaret et!' sözü, âşıklara göre değildir. Gerçek âşıkların canları pek susuzdur. 'Beni az ziyaret et!' sözü balıklara uyar mı? Onların canları, deniz olmadıkça yaşayabilir mi? Bu denizin suyu pek korkunçtur, ama balıkların mahmurluğuna göre bir yudumcuktur.”
"Bir an için ayrı düşmek, âşıka bir sene gibi gelir."
Gerçekten âşık bir kul, Yüceler Yücesinden uzaklığa katlanabilir mi?

Cevabını Hz. Mevlâna şöyle veriyor: "Allah'ım, senin ayrılığından daha acı bir şey yoktur. Sana sığınmaktan gayri hareket, boş yere dönüp dolaşmak ve kördüğüm olmaktan başka bir şey değildir."

İşte, hayatı bir kısır döngü olmaktan kurtaran sır, var ve bir olana kul olmaktır. Hem de aşkla bağlı, coşkun bir kul olmak...

Tıpkı Mevlâna gibi kulluğundan duyduğu huzuru, mutluluğu, neşeyi bütün âleme haykırarak ilân etmek...
"Ben kul oldum, kul oldum. Kulluk vazifemi lâyıkıyla eda edemediğim için mahcubiyetimden başımı önüme eğdim.”

Her köle, azat edilince sevinir, mesrur olur.
Ben ise sana köleliğim devam ettikçe sevinir, şad olurum.

Allah Sevgisi

Azat kabul etmez bir kul olmayı istiyor Mevlâna. Çünkü Rabbini çok seviyor. O sevgi öyle güzel, öyle özel, öyle tatlı ki...
"Sevgiden acılar tatlılaşır. Bakırlar altınlaşır sevgiden. Sevgiden tortular saflaşır. Dertler derman olur sevgiden.
Ölü, sevgiden dirilir.
Şah, sevgiden köle edilir.
Allah'a karşı bu sevgi ilimdendir.
Saçma sapan biri, böyle bir tahta nasıl kurulur?
Eksik bir ilim nasıl doğurur bu aşkı?
Eksik ilimden, eksik bir aşk doğar maddeye karşı.
Öyleyse muhabbet ve aşkı sadece Allah'ın vasfı bil.
Ey aziz! Korku, Allah'ın vasfı olamaz.
Havf ve haşyet, kulun vasfı ve en mühim meziyetlerindendir.
Mademki (Kur'an'da) 'yuhibbunehu'yu okuyorsun,
'Yuhibbuhüm' ile de istediğine yaklaşırsın."

Cenab-ı Hak, Maide Suresinde, "Allah onları sever (Yuhibbuhu), onlar da Allah'ı severler (yuhibbuhüm)." buyurur.

Allah sevgisi müthiş bir iksirdir; inkarcıyı bir anda mümin yapar, mümini bir anda arif edip irfan mertebesine çıkarır. Allah sevgisi olan kalpten şek ve şüphe silinir, yerine tam bir iman gelir.

Gönül, sevginin yeridir. Maddî varlığımızda ikilik olabilir ama sevginin makamı olan gönülde iki sevgiye yer yoktur:

"Senin elinin, gözünün, ayağının iki oluşu doğrudur; fakat gönül ve sevgilinin iki olması hatadır. Sevgili bir bahanedir; asıl sevgili Allah'tır."


 

 

 

 

 

    Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler! paylaşımlarınızı dikkatle takip etmeye çalışıyorum emeğinize yüreğinize sağlık dua ile ALLAH'A EMANET OLUN.

 

 

 
           GÜLLERE  VURGUNUM  EFENDİM   SADECE SEN KOKUYORSUN DİYE...   
 
                       NE KOKUSUNDADIR GÖZÜM NE DE RENGİN DE...                    
   
          SADECE   SENİ HATIRLATIYOR DİYE.... 
 

 

请稍候...
很抱歉,您输入的评论太长。请缩短您的评论。
您没有输入任何内容,请重试。
很抱歉,我们当前无法添加您的评论。请稍后重试。
若要添加评论,需要您的家长授予您相应权限。请求权限
您的家长禁用了评论功能。
很抱歉,我们当前无法删除您的评论。请稍后重试。
您已超过了一天之内允许提供的评论数上限。请在 24 小时后重试。
因为我们的系统表明您可能在向其他用户提供垃圾评论,您的帐户已禁用了评论功能。如果您认为我们错误地禁用了您的帐户,请联系 Windows Live 支持部门
完成下面的安全检查,您提供评论的过程才能完成。
您在安全检查中键入的字符必须与图片或音频中的字符一致。
akahmed发表:

selam ve dua ile kardeşim
11 月 14 日
YA RABBİ BİZLERİ DAVET ETTİN SANA SENİN HAMDİNLE KENDİNİ, İLMİNLE ÖVDÜĞÜN GİBİ YÜCELTTİĞİN GİBİ  ER-HAMÜRRAHİMİNSİN,AZİMÜŞŞAN'SIN HAMDÜ SENALAR OLSUN YA RABBİ
DAVETİNE İCABET GERÇEKLEŞTİRECEK İHLAS,İŞTİYAK VE ZİNDELİĞİ LÜTFEYLE NİYETİMİZİ SAHİH GÖLÜMÜZÜ GENİŞ EYLE DUALARIMIZI GÖNLÜMÜZLE SANA SUNMAYI KABULÜNÜN NETİCESİNE ULAŞTIR .NEBİLER NEBİSİ İKİ CİHAN GÜLÜ ENBİYALAR SULTANI,EFENDİMİZ,SAHİBİMİZ HZ.MUHAMMED MUSTAFA (S.A.V) ÖNDERLİĞİ İLE MEBRUR BİR HACCI,HACCÜL EKBERİ LÜTFET ,İHSAN EYLE BANA VE BÜTÜN HACI KARDEŞLERİMİZE BİZLER SENİN ACİZ MİSAFİRLERİNİZ.O MÜBAREK BELDELERİ AŞKLA ZİYARET ETMEK İSTEYİPTE GELEMEYEN KARDEŞLERİMİZİN VEKALETİYLE SANA ULAŞMAYI SANA GELMYİ GELİPTE RIZANA ULAŞMAYI BİZLERE NASİBİ MÜESSER EYLE YA RABB
    BAKİ SELAM ESSELAMÜ ALEYKÜM EBEDEN DAİMA İNŞALLAH
11 月 14 日
Dürr-i Yekta发表:

İlahi !... Yüzümü Seçemiyorum...

İlahi!... 


 Aynam kırıldı. Ellerim taş atmaktan yorulmadı; Sen ise bağışlamaktan... Ne kadar yücesin İlahi!...
 
Bir ışık son ışık kaldı göğümde. Ayetler reklam aralarında iniyor artık evimize. Biliyorum çalmaz melek kapımı (zı) ; çocuklarımı (zı) ayrı tut amel defterim (iz) de. Çünkü onlar masum biz ise kirli.
 
Yüzüm (ü) kimin yüzüne sürsem artık ağlamıyor kimse. Herkes plastikten kulluklar sunuyor bize. Dayanamıyorum... Ellerime bir taş alıp atıyorum yüzüme. Parçalanıyor gök ve yer. Kıyametimi kendi ellerimle yaşıyorum şehrin şuh kokulu ellerinde. Ellerim ellerine değiyor şehir tenine. Şehir devriliyor üstüme çanak antenleriyle. Çanak tutuyor kulluklar erotizme.

İlahi!...

Aynam kırıldı. Ellerim taş atmaktan yorulmadı; Sen ise bağışlamaktan... Ne kadar yücesin İlahi!...
 
"Afrikada öldürülse bir yerli; canı bende çıkıyor, seni bildim bileli"... diyordu şair. Ben ölsem kimde canım çıkar diye soruyorum kendi kendime. Cevabını bulamıyorum İlahi!... Bir tek kulluğumuza talip günahlar sahip çıkıyor bedenimize. Kirlendikçe şair oluyoruz artık bu demlerde.
 
Atılan her taş aynama çarpıyor artık. Her kelime sahte bir yüz geçiriyor düşlerime. Senin isimlerin aynada kırık bir çizgiye dönüyor nedense. Günahlar kuşattı bizi. Kalelerimiz, yani kardeşliklerimiz, ayetlerimiz, elçilerimiz tek tek düşüyor. Birde koynuna düşüyor kadınların yıldızlar tek tek. "Biz" yok artık İlahi!... Kulluklarımız bile şöhrete muhtaç. Onun için dilekler artık çaputlarla ekranlara bağlanıyor.
 
Bir damla düştü göz bebeğime. Kanlandı. Günah işlemekten yorgun düşmüş ellerim çanaklandı. Çırpınıyor ruhumuz; ama zevkten. Herkes aynı ipe sarılmıyor artık; aynı ipte çekiliyor kardeşlikler. Umudumuz artık başkalarının günahları oldu.
 
İlahi!...

Aynam kırıldı. Ellerim taş atmaktan yorulmadı; Sen ise bağışlamaktan... Ne kadar yücesin
 
İlahi!...


"Habibim... Giyim-kuşamı ve konuşması seni etkileyenler var aranızda. Onlar giydirilmiş kütük gibidirler..." diyorsun bir ayetinde. Ben hiç giyim-kuşamımla etkileyemedim çevremi. Ama kelimeleri ve konuşmayı giydirebildim her zaman.
 
Kendimi cehenneme atılacak kütük gibi hissediyorum. Tek umudum bu kütükten kalem ve kağıt olup senin salih kullarının elinde sana hizmet etme fırsatı vermen.

Kadir gecesine erdiysek. Bu fırsattır biliyorum Rabbim. Fırsatlardan bile günahlar devşiren bir ruh halimiz var artık. Müslümanlar arasında tanınmayı senin rızana tercih eder olduk günlük hayatımızda.

İlahi !

Aynam kırıldı. Ellerim taş atmaktan yorulmadı; Sen ise bağışlamaktan... Ne kadar yücesin İlahi!...

Servet Hocaoğulları
 
 
Selam ve dua il kardeşim  ALLAH C.C yar ve yardımcımız olsun Hayırlı günlerimiz olsun..
5 月 21 日
GÜZEL KEDİ发表:
 
HAYIRLI CUM'ALAR
4 月 23 日
 
 
Salât ve selam Senin içindir 'Ey Nebî!'
Efendiler Efendisi’ne (sas) her fırsatta salât u selam getirmemiz ona karşı vefamızın gereğidir. Çünkü, salât u selamlarla onu her anışımız, hem onun peygamberliğini bir tebrik, hem getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkür ve hem de bildirdiği fermanlara itaatimizi ve biatımızı yenilememiz manasına gelmektedir.
Efendiler Efendisi’ne salât u selâm okumakla, ahd-ü peymanımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dahil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluyoruz. “Seni andık, Seni düşündük; Allah Teala’ya Senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk” demiş ve “Dâhilek ya Rasulallah / Bizi de nurlu halkana al ey Allah’ın Rasulü!..” talebimizi tekrar ederek onun engin şefkat ve şefaatine sığınmış oluyoruz.

Salât u selama Efendimiz’den daha çok biz muhtaç bulunuyoruz. Ona müracaatımızla mevcudiyetini, büyüklüğünü kabullenmiş ve küçüklüğümüzü, hiçliğimizi ilan etmiş; aczimiz ve fakrımızla beraber, şiddetli ve çok büyük bir günün endişesiyle melce ve mencâ olarak Resul-ü Ekrem’e dehâlet etmiş, arz-ı ihtiyaç ve arz-ı halde bulunmuş oluyoruz.

“Salât”, tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu “salavât”tır. Kur’ân’da buyurulur ki: “Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) Bu âyeti kerimeyle, Peygamberimize salât ve selamlar getirip hürmetlerini arz etmek her müslümanın yapması gerekli olan bir görevdir. Her müslüman en azından “Âllâhümme salli alâ Muhammed - Allâhım rahmet ve bereketin Efendimiz Hazreti Muhammed üzerine olsun” diyerek salât getirmek mecburiyetindedir.

Efendimiz, “Yanında benim adım anılıp da bana salât getirmeyen kişinin burnu sürtülsün, hakarete uğrasın.” buyurmuştur. Bu hususta; bazı alimler, “Hz. Peygamber’in adı ne kadar anılırsa anılsın bir defa salât edilmesi yeterlidir.” derken, alimlerin çoğunluğu ise, “Efendimiz’in adı her anıldığında salât u selam getirilmesi gereklidir.” demiştir. Bazıları, insanın, ömründe bir kere salât u selam getirmesinin vâcib olduğunu söylerken, İmam Şâfi gibi kimseler de nâm-ı celil-i Muhammedî her anıldığında hemen salât u selamla Ona senâda bulunmak gerektiği kanaatindedirler.

Salât u selam meselesine vefa borcu nazarıyla bakmak lazım. Efendimiz’e karşı borçluyuz. Allah, bazılarımız için ağır gelebilecek şekilde her an o borcu ödüyor olma şuuru içinde bulunmakla bizi mükellef kılmamış. Her an O’nu hatırlıyor olma, O’na hiç durmadan salât u selam getirme teklifinde bulunmamış. Fakat, biz zaten O’nun getirdiği dinin hükümlerine riayet ettiğimizde bir yönüyle O’na karşı medyuniyetimizi de sürekli dile getirmiş oluyoruz. Günde beş defa minarelerimizden olduğu gibi gönüllerimizden de yükselen ezanımızı düşünelim. Her namaza yürüyüşümüzde, “Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden, Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî; Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i, Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.” (Yahya Kemâl) sözlerinin hakikatini seslendiriyor ve önce ezanla vefamızı ilan ediyoruz.

Zât-ı Uluhiyet’in yanında Efendimizin nâm-ı celîlini de anıyoruz. “Lâ ilahe illallah”ın, “Muhammedün rasûlullah “tan ayrılamayacağını, şehadetin ancak ikisini beraber söylemekle gerçekleşmiş olacağını gösteriyoruz. Üstad Hazretleri’nin de Mektubât’da belirttiği gibi, kelime-i şehadetin iki kelâmının birbirinden ayrılamayacağını, onların birbirini tazammun ve isbat ettiğini, biri birisiz olmayacağını ifade ediyoruz. Evet, madem Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Hâtemü’l-Enbiyadır, bütün enbiyanın vârisidir. Elbette O, bütün vusûl yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sadi-i Şirazî gibi derler: “Ey Sâdî! Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek almadan bir kimsenin selâmet ve safâ yolunu bulması imkânsızdır.”

Gözümüz Seninle aydın Ya Resulallah

Cenabı Hakk’ın isminin yanında Efendimizin de adının bulunmasıyla alakalı Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif’inde şunu nakleder: Hazreti Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâbı Allah’a Efendimiz’i şefaatçi ederek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Allah Teâlâ’nın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun rasûlullah’ yazısını gördüm. İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olsa gerek!” şeklinde cevap vermiştir. Bazı kitaplarda rivayet edildiğine göre, ezanı işiten kimse, birinci “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah” denilince: “Sallallahu aleyke ya Rasûlallah = Allah sana salât etsin, ey Allah’ın Peygamberi!” der. İkinci defa, “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” denilirken de “Karret aynî bike, ya Rasûlallah = Gözüm seninle aydın oldu/olsun, ey Allah’ın peygamberi!” der. Bunları söylerken de, baş parmaklarının uçlarını öperek gözlerine sürer ki, bunun müstahab olduğu ifade edilir. Gözüm seninle aydın oldu... ne güzel bir söz. Hani, Türkçemizde “göz aydınlığı” tabirini kullanırız.. çocuğu doğana, oğlu askerden gelene, evladını evlendirene... hep “gözünüz aydın olsun” deriz ya!. İşte “Karret aynî bike ya Rasûlallah” sözünün karşılığı da aynı manadır. Yani, onun nam-ı celilinin her ilan edilişinde âdetâ yeni bir viladete, yeni bir vuslata ve bambaşka bir şeb-i arûsa şahit oluyor gibi “Ya Rasûlullah, Seninle gözümüz aydın oldu” deriz: Sen geldin her şey karanlıktan kurtuldu, her varlık ışığa gark oldu. Sen geldin, gözlerimizin içi aydınlandı, kalbimiz aydınlandı, dünya aydınlandı, ukbaya giden yollar aydınlandı. Sen geldin, yürüdüğümüz yollar nurlandı, adımımızı atacağımız, ayağımızı basacağımız yerler aydınlandı.


SELAM VE DUA İLE
HAYIRLI CUMALAR İNŞALLAH
 
3 月 27 日
hakan发表:
ALLAH C.C SELAMI ÜZERİNE OLSUN KARDEŞİM(ES-SELAMUN ALEYKUM)SAYFAN ÇOK GÜZEL OLMUŞ ELLERİNE SAĞLIK RABBİM RAZI OLSUN İNŞAALLAH...www.musabibniumeyr.blogcu.com BUDA BENİM BLOG'UM TAVSİYELERİNİDE BEKLERİM...ALLAH CC SELAMI ÜZERİNE OLSUN HAYIRLI GÜNLER S.A
10 月 17 日
akahmed发表:

Ne Çok hatıram Var Seninle Rabbim!

Ne çok hatıram var seninle Rabbim
Bazen uzaklara salıyorsun beni
Arayıp bulayım diye seni.

O zaman içinde bulunduğum karanlıklardan NUR'una yol alıyorum
''Allah müminlerin dostudur.Onları karanlıklardan NUR'a çıkarıyor''ayeti ümidim ve kılavuzum oluyor.

Karşıma hayeller,gölgeler çıkıyor.Yolumdan alıkoymaya çalışıyorlar.
O zaman İbrahim gibi ''Ben gelip geçen şeyleri sevmem''diyorum.
Bu arada mektuplarını okuyorum.

Tatlı bir esintiyle geliyor sözlerin bazen
Hele o baharda açan çiçekler yok mu?Hem senin güzelliğini okuyorum onlarda,hemde beni güzelleştirmek,geliştirmek istediğini...

Başını toprakdan çıkaran filizleri görüyorum.
Sanki bana ''Sende bu dünya toprağından başını çıkar,ahiretin güzel ikliminde filizlen,uzat dallarını cennete,ebedi meyveler ver''diyorsun.

Ahh Rabbim;
Bazen bunları unutup dünyaya sarıldığım oluyor.
Hani neredeyse seni unutacağım.
O zaman dünyayı elimden alıyorsun,dikenleriyle elimi kanatıyorsun.

Sanki bana ''Senin asıl yurdun burası değil senin asli vatanın var.Seni bekleyen peygamberler,sıddıklar,şehitler,salihler var.BEN VARIM''diyorsun.
O zaman şükrediyorum sana.Beni unutmadığından,terketmediğinden dolayı.

Ya günahlarım,günahda ısrarım yokmu?
Ozaman bana darılmışsın gibi geliyor.Şu sözünle teselli buluyorum,ümitleniyorum.''Rabbin seni terketmedi,darılmadı da''
O zaman dünyalar değil cennetler benim oluyor.

Senin güzel isimlerini kalbime dolduruyorum.Seni herşeyden çok seviyorum.

İsmail ACARKAN
 
 
selam ve dua ile kardeşim
8 月 23 日
YAKARIŞIM SANADIR EY...
  
   A. Refik
  
   Gecelerden sabahlara, karanlıklardan güneşlere doğru açılan yüreklerimizin perde aralıklarından süzülen nur katreleriyle geldim kapına...
   Biliyorum, güllerden geçer sana giden yollar... Yakarışlarla, dualarla, tahiyyatlarla bezenir.
   Ey rahmetiyle kalpleri evirip çeviren, sana kalbimi getirdim.
   Ey kalpleri nuruyla sarıp okşayan! Onulmaz yaralarla kan-revan kalbim avuçlarımda, kapına geldim.
   “Selâm olsun ömür seccadesini gönül dergâhına serenlere” diyebilmeyi ne çok isterdim, ama biliyorum ne yüzüm var ne de hakkım...
   Öğrendim ki dua, aşığın maşuğuna bir haber salmasıdır; gözyaşlarıyla yazılmış bir mektubu. Ve bir bekleyiştir, iştiyakla, korkuyla, ümitle bekleyiş...
   İşte, zaman her saniyesini balyozlamaktayken ömrün, verilmemiş hesapların korkusuyla, titreyen yüreklerimize bir lahza umut adına geldik kapına... Ahh... gelebildik mi, bir haber var mı affa dair?
   Acziyetimi alarak koynuma, bir derviş hırkasıyla, sevgili Eyyub’unun sabrını yüklenerek  gelebilmek isterdim kapına...
   Meryem örtülerimi örtünebilseydim... Tur Dağı’ndaki o ses bir yankı bulabilseydi ruhumda insanlığım adına. Önünde bütün ruhumla secde edebilseydim...
   Yeri göğü bağrına basan ey!
   Ey gökyüzünü kudretiyle sürmeleyen!
   Rahmetini serp taşlaşan gönüllere ey!..
   Sanadır münacatım, yalnız sana olsun aşkım, lûtfeyle...
   Bir avuç ateşböceği uçuruver ne olur zifiri yüreklerimize. Kararan günlerimize, gecelerimize... Ve “ne olursan ol gel!” diyen aşıkların hürmetine, ne olur affeyle...
   Seni aradım durdum gönüllerin yalnızlığında çöllerinin, menzilsiz yollarında ve bir katre rahmetine muhtaç toprağımda. Ah perde, ah şahdamarım... Şefkatinin gölgesine sığınıyorum Ya Rab! Hiçliğin zerresinde kavrulmaya can attığım demdir. Vedûdsun... İltifatına muhtacız Ya Rab. Tenezzül buyur kulunun münacatına.
   Dua dua açılırmış sana giden kapılar. Hüzünlü bir sonbahar günü kapında yalvarmaya geldim. Senden korkum nâr değil, kaybetme korkusudur. Dostu, en sevgiliyi, sıla-i rahimi, cânânı, canda kaybetme korkusu... Umudumsa rızan: “İlahi ente maksudi...”
   Yüreklerimiz ezik Ya Rab. Yüzümüz yerde. Kaldırıp başımızı sonsuzluğa bakmaya yüzümüz yok... Layık olamadık. Pişmanlığın dehlizlerinde boğuluyorken ağlayamadık, derinden sessizce...
   Zayıf iradelerimizle, alacakaranlık yüreklerimizle bir damla gözyaşı getirebilseydik yürekten, ihlas adına. Biliyorum pişmanlıklara delil kabul ederdin...
   Yüreğin zayıf noktalarında mahkum olduk nefsimize. Ya Rab çıkar kelepçelerini o aleyhillânenin... Çıkar ne olur, dostlarının hatırına.
   Azad et Ya Rab şüphelerin oyuncağı olmuş aklın nezarethanesinden. Kutlu sevdanın gül kokusundan doya doya içir sinelerimize. Diri meyyitler gibi değil, sırat-ı müstakim üzerinde günahlardan nurunla yıkanmış olarak yürümeyi nasib eyle.
   Şehirler, evler mezar oldu Ya Rab. Her evden ceset kokuları yükseliyor semaya. Bedenler değil, ruhlar ölü. Bize nurunla dirilmeyi nasib eyle.
   Biz sanemler inşa ettik yüreklerimizde gökdelenler boyu. Biz yeryüzü tanrılarının eteğini öptük. Dizboyu battık çirkefine alemin. Sahte dostları, riyakar aşkları çarparak yüzüne insanlığın, sana koşmayı nasib eyle.
   Tevbe kapılarının ardına değin açıldığı ve meleklerin kanatlarıyla yeryüzüne kapandığı günlerin rahmetinde yüzmekteyken, ebed aşkını gönüllerimize nakşet.
   İşte can pazarında canımızı satmaktayız, bir iltifatın uğruna...
   Gülistanında renksiz, kokusuz bir yaprak olmayı çok görme.
   Yüce kapında kıtmir olanlardan eyle.
   Elimizden, yüreklerimizden katran rengi günahlar dökülüyor.
   Duaları semadan çevrilmeyenler adına, geceleri nurlarıyla sabahlara çevirenler adına, samimiyeti nakış nakış ömür gergefine işleyenler adına, tevbe ediyor, af diliyoruz dualarımızla...
   “Ya Rabbi... Ben pişmanım... Ben pişmanım... Keşke...”
8 月 22 日
akahmed发表:


DÜNYAYI TERK EDİŞİNİZ BİR EFSANEYE KAPI AÇAR MI?
 
En çok neyden korkarsınız, neyi daha tehlikeli bulursunuz?
Sorularınız kimedir?
Ya cevapları nereden alırsınız?
Çabanız nereyedir, içinizi güzelleştirip kendinizi merhametten kurulu bir derinliğe bırakmaya mı, dışınızı parlata parlata kabuklaştırmaya mı?
Çelikten bir beden mi istersiniz, incelerden ince bir iç mi, yufka bir yürek mi?
Siz neyi tehlikeli bulursunuz?
Yaşamayı mı, ölmeyi mi?
Ölüm için amansız bir yaşam mücadelesi vermeyi mi?
Yaşamak için diyar diyar ölümden kaçmayı mı?
Ölümü her gün biraz daha büyüyen bir arzu ile beklemeyi mi?
Kaç çeşit ölüm vardır, ya da kaç çeşit hayat?
Sayılabilir şeyler mi bunlar?
Duygularınız nerede para eder?
Düşünceleriniz ne kadar kalıcıdır, bedeniniz yokken sizden bir iz bırakır mı geride?
Zamana direnebilir mi hayatınız?
Ölüm, gelirken sizi de abideleştirir mi?
Buradan gidişiniz bir efsaneye mevzu olabilir mi?
Nazım'ın şiiri size de seslendi mi; “Seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları” diyerek.
Bir bakış, bir hüzün, bir söz işler mi içinize.
Kaçırır mı uykularınızı, dalıp gider misiniz derinlere, ufuklara, hülyalara.
Beğenmediğiniz bir fikre, fikirle karşı koymak mıdır tercihiniz.
Yoksa fikrin sahibine, fikirsizlikle beslenen her türlü kaba kuvvetten yardım alarak mı karşı koymak ister canınız.
Yok etmek mi, ıslahçılık mıdır meşrebiniz?
Kavga sizin nerenizde?
Ya sevgi?
Elinizden ne gelir başkaları için?
Kim için dökersiniz iki damla gözyaşını?
Kalbiniz nerede atar, sadece bedeninizde mi?
Başını alıp çekip gitmez mi hiç kalbiniz, sizi bir ince sızıyla baş başa bırakarak.
Ülkeler dolaşmaz mı, kıtalar aşmaz mı, çölleri geçmez mi yüreğiniz?
Hiç tanımadığınız birini -sadece insan olduğu için- sevmeyi başarabilir misiniz?
Ya hiç gitmediğiniz yerde yaşamayı!
Sevda uğruna neleri göze alabilirsiniz?
Hayat yukarıdan aşağıya akıp gidiyorken bir an için durup düşünün; neleri ne için göze aldınız?
Hangi değerleri büyüttünüz, insanlığa ne bırakıyorsunuz?
Tehlike nedir bilir misiniz?
Tehlike; kalbini yaşarken gömmektir, onu bir bedende etten bir parçaya indirgemektir. Hayat ile ölüm arasında gidip gelen kalp atışlarına bir anlam verememektir.
Tehlike; yaşatıldıldığının idrakine varamamaktır.
Tehlike; kendini, insanlık için siper edememektir.
Tehlike; düşüncesizlik, duygusuzluk, düşsüzlüktür.
Tehlike; vuslatı unutmaktır.
Tehlike; insanlık için yapıp ettiğini hatırlamaktır, yaptıklarınla yetinmektir.
Tehlike; vuslata erenleri unutmaktır.
Tehlike; gurbeti, gurbette vuslatı unutmaktır.
Biliyor musunuz; siz düşüncenizden, hislerinizden, ideallerinizden ibaretsiniz.
Tavırlarından, sözlerinden başka bir şey değildir insan. Ve insan idaellerinin eseridir.
Olmayanı, üzerinde uzun süre varmış gibi taşıyamaz, olanı da uzun süre yokmuş gibi saklayamaz insan.
İçimizden akan duygu ve düşünce ırmaklarında ya arınır ya da kirleniriz biz.
İnsan, içidir gerçekte.
İçimizdeki güzelliklerdir bizi bütün alemle ilintili yapan, seyahatlere çıkaran, sevda ile yola düşüren.
İçimiz berraklaştıkça duyar yeryüzünden gelen çağrıyı.
Kalkar gideriz o efsunlu ses ulaşınca bize, duramayız buralarda.
Direnirsek içimize kaçar huzurumuz. Gitmezsek, ölü gibi yaşarız, çekilir hayatın tadı bizden.
Biz ki, ölmekten korkmayız, iyi yaşayamamaktan, körleşmekten, sağırlaşmaktan, kalpsizleşmekten korkarız.
“Kalbin Zümrüt Tepelerine” seyahate çağrıldığımızda, o kutlu yolculuktan geri kalmaktan korkarız.
Bizde, iyi yaşamaktır ölümün ilacı.
Ölüm ki; bir emaneti teslimdir. İhanet edilmemiş bir hayatın hakkını vererek sahibine teslim törenidir bizim oralarda ölüm.
Biz ölümden değil, ölümsüzlük hastalığına kapılmaktan, gaflete düşmekten, bir an için dahi olsa onu unutmaktan korkarız.
“Ölüm hatırlayıcıları” için o, hayatın fani yönünü acılaştırırken nice güzelliklere de kapı açar, nice kalıcı tatlar bırakır dudaklarda.
Cinayetleri bırakırız da içimizdeki âlemler bir bir canlanır, büyür ve taşar bizden. Biz de bu ölümlü dünyada bir büyük sevdaya tutularak “yaşatmak için yaşama” kararı alırız. Sonra göçler başlar içimizden.
Herkes birdir, her yer bir sevda diyarıdır artık.
Seçmeyiz, seçilmişsek şükrederiz sadece…
Artık korkumuz; yeterince sevememe, yeterince ilgilenememe, yeterince uzaklara gidememe, yeterince insana ulaşamama, yeterince fedakârlıkta bulunamama, yeterince fani olamama korkusudur...
Bir mezar taşıyla dahi fani dünyaya bağlanma korkusudur.
Korkumuz, insanlığı tutan ve yüzyıllara yayılmış, asırların başında duran büyük çilekeşleri, büyük dimağları idrak edememe korkusudur.
Korkumuz; büyük insanlık sevdası için kendini fedaya hazırladığı halde gerektiğinde cömertçe “canını dünyaya dağıtamama” korkusudur.
İnsan bir büyüklük için yaşamalı ve çağları delen bir büyüklük için ölmeli.
Hayat ve ölüm…
Birincisi süreç, ikincisi o sürecin sonucu.
Aksiyon dergisinde iki hafta önce (sayı: 670) Gurbette Vuslat diye bir dosya yayınladı. “Kendini unutarak sonsuza kadar yürüme azmiyle” yola koyulmuş bir avuç gönül erinin yeryüzü macerasını, ülke ülke dolaşmış, okyanuslar aşmış ve emr-i hak vaki olduğunda bedenini gurbet toprağına emanet etmiş destansı hayatların hikayelerini anlatıyordu. Büyük hayatların sade yaşantılarına ışık tutuyordu… Gurbette vuslata erenler büyük insanlık ideali için ölmeyi öğretiyorlardı bize. Ölmüş bir hayatın canlılığını dinlemek, geride kalanların gözlerine bakmak, biricik evladını yattığı kabrinden binlerce kilometre ötedeki anne-babaları düşünmek, o gurbet toprağını ikinci vatanı bilerek adeta başında nöbet tutan eşlerin ve çocukların olduğunu bilmek, gurbette vuslat kahramanlarının mezarının başında durup da, dua dua gözyaşı döken Moğolistanlı, Mısırlı, Kenyalı, Kazakistanlı, Tanzanyalı, Bosnalı, Malezyalı, Çinli… çocukların varlığından haberdar olmak… Bunların hepsi üzerinde derin derin düşünülmesi gereken bir insanlık dersidir.
Eğer ölümden ibret almak istiyorsanız okuyun, Aksiyon'un bu dosyasını.
İçinizdeki soruların yer ve yön değiştirdiğini göreceksiniz.
Değerlerinizi sorgulayacaksınız, kalanlar kalacak, dökülenler dökülecek.
Hayata değil ölüme imreneceksiniz.
Fanilerin iyi ve güzel ölümlerine tanıklık etmek bir ışık olarak dönecek içimize. Duyguda, düşüncede, tasavvurda, düşte, idealde yeniden dirileceğiz, daha iyi yaşamak için bir kere daha “biz de varız” diyerek. Bunu bir son sefer bilip, gereksiz yüklerimizi atarak, içimizden geçen ırmakta arınarak çıkacağız yola.
Toparlanın gidiyoruz, bir büyük yolculuk var diyor; Adem Tatlı, Nuran Alver, Erkan Çağıl, Yasin Çalkım, Meryem Betül ve isimleri bende saklı daha onlarcası…
 
Bir büyük ölüm hikayesi bırakalım geride ve gelin gülle karşılanalım bizler de…

Mehmet Gündem
 
 

 

Recados e Imagens - Flores - Orkut
selam ve dua ile kardeşim
8 月 14 日
akahmed发表:

61kubra61_476061252_bd08226401coeura9qh

       10.Söz

       Allah’ım! Tûbâ-i rahmetinin en lâtif, en şerif, en mükemmel ve en güzel meyvesi olan, âlemlere rahmet olarak ve Cennet demek olan dâr-ı âhireti gösteren şu tûbâ ağacının en süslü, en güzel, en parlak ve en âli semerelerine vesile-i vusulümüz olarak gönderdiğin Zâta salât ve selâm et. Allah’ım, bizi ve anne ve babamızı ateşten koru. Bizi ve anne ve babamızı, ebrâr ile beraber, seçkin Peygamberinin hürmetine Cennete dahil et. Âmin.

       10.Söz

       Rahmânü’r-Rahîm’den, Arş-ı Âzam’dan gelen Furkan-ı Hakîm’in kendisine indiği Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenatı adedince milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun.

       Risaleti Tevrat, İncil ve Zebur’da müjdelenen; nübüvveti irhâsâtla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla, beşerin kâhinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle ay parçalanan Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenâtı adedince milyonlar salât ve selâm olsun.

       Davetine ağaçların koşup geldiği, duâsıyla yağmurun hemen iniverdiği, sıcaktan korumak için bulutların ona gölge yaptığı, bir ölçek taamıyla yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından üç defa kevser gibi suların çağladığı, onun hürmetine Allah’ın, kertenkeleyi, ceylânı, ağaç kütüğünü, zehirli keçinin kolunu, deveyi, dağı, taşı ve toprağı konuşturduğu, Miracın sahibi ve gözünün asla şaşmadığı o mucize-i kübrâda ruyetullaha mazhar olan Efendimiz ve Şefîimiz Muhammed’e, Kur’ân’ın bidâyet-i nüzulünden zamanın nihayetine kadar onu okuyan her bir okuyucunun okuduğu her bir kelimenin temevvücât-ı havâiye aynalarında Rahmân’ın izniyle temessül eden bütün kelimelerinin bütün harfleri adedince, milyonlar salât ve selâm olsun.

       Bütün bu salâvatlardan her biri hürmetine bizi mağfiret et, ey İlâhımız, bize merhamet et. Âmin.

selam ve dua ile kardeşim

8 月 2 日
mirac kandiliniz mubarek olsun...
   Mirac Kandili, sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimizin gecenin bir anında Mekke'deki Mescid-i Haram'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya, oradan da göklere seyahat ettirildiği mübarek gecenin adıdır.
   Nitekim Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de; "Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Haram'dan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür." (İsra Suresi:1) buyurmuştur.
   Peygamberimizin hayatı içinde önemli bir yeri olan Mirac, Allah'ın sevgili Rasulünden başka hiç kimseye sunmadığı ilahi bir ihsandır. Yüce Peygamberimiz için pek büyük şan ve şereflerle dolu olan Mirac mucizesi, biz müslümanlar için de ilahi rahmetler ve lütuflarla doludur.
   Mirac olayının biz müslümanlar için en önemli sonuçlarından birisi, hiç şüphe yok ki, dinin direği olan namazdır. Namaz, bize bir Mirac hediyesidir. Onun içindir ki, namaz mü'minin miracı olmuştur. Nasıl ki, yüce Peygamberimiz Mirac'ta vasıtalardan arınmış olarak Mevlası ile karşı karşıya geldi ise, mü'min de namazda vasıtasız olarak doğrudan doğruya Rabbinin huzuruna çıkar; sadece O'na kulluk etme ve sadece O'ndan yardım isteme  fırsatı bulur. Eğer mü'min, günde beş vakit namazını dikkatle ve huşu içerisinde kılacak olursa, o namaz onun için bir Mirac olur, kul onunla Hakk'a yol bulur.
   Böyle müstesna bir gece vesilesiyle sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'e vahyedilen, insanlığı mutluluğa götürecek prensipleri de hatırlamak lazımdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de Mirac'ın ruhi hallerinden söz edilirken: "Allah kuluna vahyedeceğini etti" buyurulmaktadır.
   Bu vahyedilen hakikatleri şöylece özetleyebiliriz: "Allah'a ortak koşulmayacak, yalnız O'na kulluk edilecek ve yalnız O'ndan yardım istenecektir. Anne ve babaya hürmet edilecek, onların duaları alınacaktır. Zinaya yaklaşılmayacaktır. Haksız olarak kimsenin canına kıyılmayacaktır. Yetimlere iyi muamele edilecektir. Ölçü ve tartıda doğruluk üzere olunacaktır. Bilmediğimiz bir şeyin ardından körü körüne gidilmeyecek, şuurlu hareket edilecektir. Yeryüzünde kibir ve gurur taslayarak yürünmeyecektir."
   Bu saydığımız prensipler hiç şüphe yok ki bir toplum için gerekli bütün ahlak ve fazilet kurallarını ihtiva etmektedir. İşte Mirac gecesi böyle mübarek bir gecedir. Bu geceyi ihya ederken, bu gecede vahyedilen üstün gerçeklere kulak vermeliyiz. Yalnız Yüce Mevla'ya kulluk etmeli, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamalıyız.
   Mirac gecesi, ulvi bir gecedir. O halde bu mübarek geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadetle Allah'a karşı şükran borçlarımızı ödemeliyiz; namaz kılmalı,  Kur'an okumalı ve Allah'tan af ve bağış dilemeliyiz, çoluk çocuğumuza bu gecenin anlam ve önemini öğretmeliyiz. Çevremizdeki yoksullara ve kimsesiz çocuklara yardım ellerimizi uzatmalıyız. Annemizi, babamızı ve büyüklerimizi ziyaret edip ellerini öpmeli ve dualarını almalıyız. Ebediyete intikal etmiş olanlarımızı rahmetle anarak ruhlarını şadetmeliyiz. Dostlarımızla tebrikleşmeli, sevgi ve saygı duygularımızı perçinlemeliyiz.
   Kandilleri birer fırsat bilmeli, bu müstesna zaman dilimlerinde Allah'a daha da yakın olmaya çalışılmalıdır. Bilelim ki, Allah'a yakınlık, O'nun emirlerini yerine getirmek, yasak ettiği şeylerden kaçınmakla mümkündür.

7 月 29 日

İSLAM garip basladı, garip haline geri dönecektir.. Öyle bir zaman gelecek
ki İSLAMı yaşamak, imanı  muhafaza edebilmek, avuçta kor tutmaya eşdeğer
olacaktır.. Onu yaşayanlar, aslında gariplerdir.. O Hakk erlerine, O
gariplere müjdeler olsun!..? Kolay değil şu câzibedar fitne asrında, Nefse
geniş, gönüllere dar şu zamanda sevdalanmak.. Yani; O'nun boyasıyla
boyanmak..
Aşk eri olmak..
BiN güzelden yüz çevirip, BiR güzele, EN GÜZEL' e yâr olmak..


Hiç kolay değil..
Ve: Kurak topraklarda gül yetiştirmeye talip olmak.. Çöllerde vâhaların,
bin çiçekli bahçelerin heveslisi olmak.. Ve: Kanınla suladığın, ihtimamla
yetistirdiğin çiçeklerin hoyratça tarumâr edilişine sessiz kalmak,
kalabilmek.. Ve: Zulme şahidler olmak.. Zor.. Çok zor.. Yüreğinin bin kez
hayır! dediği önünde saygıya durmak ve bin kez evet dediğine tam yâr
olamamak... Benliğini alıpta ayaklar altına, kanın çekilircesine, sanki
ölürcesine Ve aslında dirilircesine- LA! diye haykırmak.

 Hiç kolay değil.. Ve yılmamak.. Yeniden.. Yeniden ebed bahçelerine talip olmak.. Yeniden tohum saçmak.. ?Her dem yeniden doğarız. Canlar ölesi değil..şevkle her başa dönüşü, hedefe bir yaklaşma bilmek.. Çok zor.. Bin kez kovulduğun kapılara, Hakk adına yine varmak tebessümle.. Öz yurdunda garip, öz vatanında parya? olmak.. Gurbet içinde gurbetleri yaşamak dâim; Evinde, okulunda, işinde, sokaklarda... Ve hatta aynı safta omuz verdiklerinle.. Atılmak, ezilmek hep.. Aşağılanmak.. Gözyaşından bir yolda yürümek dâim.. Hep hüzün bestelemek.. Ve yine de, inadına sevda türküleri söylemek.. inadına sebat etmek, dimdik ayakta kalmak..

Hiç kolay değil.. Her gün yüreğine bin put asanlara  LA!  demek.. Ve; her gece kafanda, yüreğinde bir bir kırmak onları.. Her an, her an şeytan taşlamak.. Nefsinin her meylettiği karşısında ellerini hatta tüm bedenini yakmak O'nun adına.. Yani: Sana her gün sunulan bin süslü günahlara hayır demek.. Yani: Elestü Bezmindeki sözünün eri olmak.. Yani: Ateşler ortasında yanmamak.. Yani: Belâ demek her ânında.. Yani: O'na, yalnız O'na sevdalanmak.... Ve: Emaneti O'ndan aldığın sâfiyetiyle yine O'na teslim etmek.. Nefsin hiç istemedikleriyle kuşatılana meyilden öte, O Didâr'a talip olmak... Ve; Emanetin karşılığı olanı  hiç düşünmeden, Sırf O râzı olsun diye, Sadece O sevsin diye, Yalnızca O'nu üzmemek için,  illa  demek.. illa O demek... Zor.. Çok zor.. Evet, zordur bu dar zamanlarda sevdalanmak.. Yüreğinde hicret türküleriyle hep Medine'yi özlerken.. Tüm bedenin, sanki demir taraklarla taranıyormuşcasına ızdırapla inlerken sabretmek.. Sebat etmek..

Zor.. Çok zor.. Ama: Müslüman zora talip olandır.. O bilir ki; En
üstündür.. Çünkü inanmıştır..? Bilir ki; iman en büyük iddiadır.. Ve büyük
iddialar, büyük ispatlar ister.. Bilir ki; ispatlaması gerek yüreğini
koyduğunu.. Değilse; kupkuru bir iddiadır tüm davası.. Ucuz değildir
müslümanım demek.. Bilir ki; ALLAH yolunda bedel gerek.. O yolda sıkıntı
gerek.. Belâ! derken O, buna taliptir.. Bilir ki O, mücâhiddir.. Ve;
insanla ALLAH arasındaki, insanla İSLAM arasındaki tüm engelleri kaldırmaya taliptir..

Bilir ki O, aslında hicret; Onu şeytandan ALLAH'a taşıyan
herşeydir.. Bilir ki; Sabaha en yakın an; safak sökmeden az öncedir.. Ve
zorluklar, ikiye katlar ulaşılacak olanı.. Ve; Kulun gücünün tükendiği
yerde O'nun yardımı elbet yetişecektir imdâdâ.. Ve sıkıntılar doruk
noktasında, Feryadlar ayyûka çıkmışsa, Bilir ki O'nun yardımı yakındır..
Yoksa siz, sizden evvelkilerin hali başınıza gelmeden cennete
girivereceğinizi mi sandınız?. Onlara öyle yoksulluklar ve sıkıntılar gelip
çattı ve öyle sarsıldılar ki, hatta Peygamber beraberindeki mü'minlerle
birlikte: ALLAH'ın yardımı ne zaman diyordu.. Bilin ki ALLAH'ın yardımı
muhakkak yakındır.? Bakara//214 "Fitne asrında zorlanan ve sebat eden
kimseye,zorluklar nisbetince, eski devrin ınanmış 50 kişisinin sevabı
verilir." Kutubu Sitte// Fitne Var ya şimdi;

 Tam zamanı sevdalanmanın.. Yani; aklamanın tüm karaları.. Ötelere yelken açmanın.. inadına gül yetiştirmenin.. inadına sevda türküleri söylemenin.. Zincirleri kırmanın.. Zamana meydan okumanın, Medine de şahlanmanın.. Yani: Yürek boyu dirilmenin, Ve yürekleri diriltmenin.. Ve âşık olmanın O En Güzele.. Boyasıyla boyanmanın..TAM ZAMANI SEVDALANMANIN...

SELAM VE DUALARIMLA KARDEŞİM HAYIRLI AKŞAMLAR SELAMETLE KAL İNŞAALLAH...

7 月 15 日
iremhan发表:
Hani bir büyük sıkıntı anında kırılır ya, yüreğinizdeki
bütün aynalar:Kırılırda hani, kırık aynalarda oynaşır ya hayalleriniz. Ümitleriniz tökezler de hani, tereddütlere düşersiniz ya kimi zaman:Çırpınırsınız... Hani çırpınırken uzanacak bir dost eli ararsınız, fakat bulamazsınız bir türlü; ve kala kalırsınız ya hani dertlerinizle baş başa, kimsesiz, dostsuz...

O zaman bilin ki Allah kimsesizlerin kimsesidir... Bilin ki Allah dosttur: "Dost istersiniz Allah yeter!" Hani en soluksuz deminizde hayallerinizin kıyısına çömelip başınız ellerinizin arasında sevginize ağıt yakarsınız ya... Hani çözümsüzlüğe çaresizliğe tıkanır da uçan kuştan teselli arar hale gelirsiniz ya bazen... Hani yıllarınızı verdiğiniz yerde soluksuz kalıp yıllara kurban olursunuz da bir türlü anlaşılamamanın hicranına düşersiniz ya... Hani kuşlar şen çığlıklarla uçup geçerken üstünüzden bir Zümrüd-ü Anka olup onlarla birlikte uçmak istersiniz ya: Uçmak değil, kendinizden kaçmak... Hani kendi garipliğinizden, yalnızlığınızdan kaçmak istedikçe yalnızlığınıza, garipliğinize saplanırsınız ya boylu boyunca... YALNIZ DEĞİLSİNİZ:

Herkesin ve her şeyin bittiği anlarda da Allah var! Öyle bir an gelir ki, koca kainatın içinde ufalıp zerreleştiğinizi idrak edersiniz. Bir yanınızda acziniz, bir yanınızda za'fınız, bir yanınızda fakrınız ve dolu dolu çaresizliğinizle baş başa kalırsınız... İşte o an insanca iradenin çözüldüğü ve insanoğlunun kendinde vehmettiği gücün ayaklarına dolaştığı andır: O an gerçekten kulluk anıdır. İradeniz çözülüp kendinizde vehmettiğiniz güçler ayağınıza dolandıkça derin aczinizle birlikte kulluğunuzu idrak edip Külli İrade Sahibine yönelin. ŞİMDİ VAKİT DUA VAKTİDİR:

"Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz olurdu" buyuran Yaratıcı'ya iltica vakti... Bütün kapıların kapandığını sandığınız anda dua kapısı ardına kadar açılır önünüzde, çarelerin bittiği yerde dua tek çare olarak karşınıza çıkar... Çözümsüzlüğe tıkanıp uyuyamadığınız uzun gecelerden bir gece kalkın. Şebnemlerin sabah meltemiyle kucaklaştığı bu hasret vaktinde rahmetin ve şefkatin tecellisini yatakta bekleyin tembelliğinizi sürüyerek dirilin... Uykusuz geçirdiğiniz koca bir elem gecesinde hangi problemi çözdüğünüzü düşünün. Kendinizi hırpalamanın dışında neye yaramış ki kuruntularınız, dertlenmenizle neyi halletmişsiniz? Vah zavallı ben! Kendimde bir güç ve kudret vehmettikçe kudretim aczime çarpıp tuz-buz oluyor. Eğer idrak edebilseydim varlık sebebimi, gerçekten anlayabilseydim Rabbim gemisinde bir yolcu olduğumu, sırtımda dünya yüküyle kendime işkence eder miydim? İstesek de, istemesek de dünya dönüyor, güneş doğuyor, yağmur yağıyor, rüzgar esiyor, çiçek açıyor... İstesek de, istemesek de yaşlanıyoruz. Bir saniye öncesi kaybımız, bir saniye sonrası ise meçhulümüz: Elimizde sadece yaşadığımız "an" var. Ne kadar çaresisiz!

Öyleyse bırakalım her şeye hükmeden versin hakkımızda en hayırlı hükmü. Atın sırtınızdan dünya elemini, durun Allah'ın huzuruna; sonra diz çökün önüne, boyun bükün. Hükme tabi olup elemlerden kurtulmak varken, kendimizi hüküm mevkiinde sayıp rezil olmak niye? Üstelik takatımız yükümüzü taşımaya etmiyor. Bin hamal gibi vehimlerimi ömür boyu taşımaktan bıktım; Artık Yaradan'a tümden teslim olup "kullukta varlık" aramak istiyorum. "Ya rab! Çaresi bulunan şeyde acze, bulunmayan şeyde ye'se düşürme bizi..." diye de dua ediyorum. Zaten hayat da uzun bir duadır!
SELAM VE DUA İLE HAYIRLI AKŞAMLAR
6 月 29 日

 

Bir gezginin yolu günün birinde bir bahçeye varmış.
O bahçede yalnız gül yetişirmiş.Birbirinden narin ve zarif güller.
O güller kadar zarif ve latif bir hatun kapı önünde duruyormuş.
GEZGİN hatuna hayranlık ve saygı ile yaklaşip kendisini takdim etmiş. Ve hatundan adını bağışlamasını istemiş.
HATUN: bana SEVGİ derler.
GEZGİN: Sevgi hatun burada yalnız mı oturuyorsunuz?
SEVGİ: hayır eşimle beraber oturuyoruz. Ona İLİM derler.
Şu anda bahçede çalisiyor. Bıkmaz yorulmaz bir kişidir.
GEZGİN: Bahçeyi dolaşmama izin var mı?
SEVGİ: Hay hay...lütfen ayakkabılarınızı çikarinda SAYGI dediğimiz şu mestleri giyiniz.
Onlar öylece konuşurken İLİM çikagelmis. Bahçeyi birlikte dolaşmaya başlamışlar.
SEVGİ önde İLİM ve GEZGİN arkada yürüyorlarmış.
Her gülün bir adı varmış. MUTLULUK, HOŞGÖRÜ, SABIR, KANAAT,
ADALET, İRADE,ŞEFKAT, MERHAMET, AKIL, HİKMET, KUDRET,
SAMİMİYET, TEVAZU, FAZİLET VE...
bu kadar çesitte ve bu kadar yoğunlukta güzellik bu kadar bakım ve özen,
böylesine bir düzen karşisında heyecanlanan ve hayrete düşen gezgin bahçıvan ilim efendiye sormuş:
GEZGİN: Siz hangi gülün hangi isimde olduğunu bazen karıştırıyormuşsunuz?
İLİM: Bazen şaşirdığım oluyorsa da SEVGİ hemen yardımıma koşuyor bana doğru ismi hatırlatıyor.
GEZGİN: Güllerin erip eriştiği bu toprağın bir özelligi var mı?
İLİM: Özelligi olup olmadığını bilmiyorum.Bu toprağı bize VEFA adında bir dostumuz getirir.
VEFA dostumuzun dediğine göre,örnegin; MERHAMETLİ bir insan görünce,
ondan oluşan toprağı bize getirir, bizde onu MERHAMET gülünün altına serpiveririz veya
ŞEFKATLİ bir insan görünce ondan oluşan toprağı bize getirir,
bizde o toprağı ŞEFKAT gülünün altına sereriz ve bu böyle devam edip gider.
GEZGİN: Güller arasında aşi yapılıyor mu?
İLİM: Elbette HAYAL gülüne GERÇEK i aşiladık; ÜMIT gülü oluştu.
İMAN gülüne HİZMET i aşiladık; TESLİMİYET gülü oluştu.
HİKMET gülüne AKIL 'ı aşiladık; İRADE gülü oluştu. Bu aşiları sürekli yapmak zorundayız.
Örnegin; o muhteşem ADALET gülüne KUDRET gülünü aşilamazsak,
ADALET hemen sararıp soluyor. Aciz kalıyor.
KUDRET gülüne ADALET'i aşilamazsak KUDRET gülünün toprağında ZULÜM böcekleri üreyiveriyor.
GEZGİN: Bu aşiları siz mi yapıyorsunuz?
İLİM: Çelikleri ben hazırlıyorum ama aşiyı koyup kovuşturan eşim SEVGİ dir.
O ilham kalemini eline alır, aşilanacak varlığın AKIL perdesini yumuşak yumuşak aralar,
böylece o varlığın gönlüne ulaşir,oraya aşi çeligini bir güzel yerleştirir.
Sonra da oluşan bütün kader sicimi ile tatlı tatlı sarar.
Bütün bu isleri bu aşamaları her seferinde ayni dolgun zevk ve heyecan içinde seyrederim.
Sanki o anda Rabbim yanımızdaymış gibi...
GEZGİN:tercih ettiğiniz güller var mı? İLİM: Aslında yok.
Fakat eşim SEVGİ; HOŞGÖRÜ için 'o benim beş duyumdur.' der.
SAMİMİYET için, 'o benim AHLAKIMDIR' der. TEVAZU için, 'o benim EDEBİM dir' der,
ama ÜMIT'e fazlaca düşkün galiba... Zira ÜMIT için 'o benim kanımdır' der durur...
Bir kaç gün sonra gezginimiz bir kasabaya varmış. Bir kahvehaneye girmiş.
Burası oldukça tenha imiş. Kuytu bir köşede bir kişi oturuyor ve çay içiyormuş.
Gezginimiz bu zata yaklaşmış, yanına oturmuş, kendisini takdim etmiş,
adını bağışlamasını dilemiş.... o zat demiş ki:
ADEM: Bana ADEM derler.
Gezginimiz başindan geçenleri;gül bahçesini, iki soylu bahçıvanı, konuşmaları anlatmış.
Adem dinlemiş.Sonunda demiş ki:O bahçeye İNSANLIĞIN KEMAL BAHÇESİ derler.......

6 月 27 日
akahmed发表:
SELAM VE DUA İLE KARDEŞİM
6 月 27 日
作者 
作者 
作者 
作者 
作者 
作者 
作者 
作者 
作者 
作者 
作者 
SOHBETLERİNİ İNDİREBİLİRSİNİZ
ZEMZEM 'İN YARARLARI,TARİHİ,ÖZELLİKLERİ,ESRARI VE DUASI.
BAŞÖRTÜSÜ ZULMÜ
尚未添加列表。
尚未添加列表。
尚未添加列表。
尚未添加列表。
尚未添加列表。

Windows Media Player